|
|
|
![]() Önsöz:
Giris:
I.
KISIM:
1.1492 ve Sonrasi: Düzen'in Ilk Adimlari 2.Yeni Seküler Düzen'in Kurulusu 3.Aydinlanma ve Fransiz Devrimi 5.Eski bir 'Yeni Düzen'in Hikayesi: III. Reich ve Siyonizm II.
KISIM:
8.Israil ya da Mesih'in Ayak Sesleri III.
KISIM:
10.ISKIgate: Bizim de bir P2'miz Var mi? IV.
KISIM:
11.Düzen'in Üçüncü Dünya'daki Savasi
12.Düzen'in Müslümanlarla Savasi V.
KISIM:
|
ya da YENI MASONIK DÜZENDünyanin Besyüz Yillik Gerçek Tarihi
ve Dünya Düzeninin
- IV. KISIM -DÜZEN VE DÜSMANLARINoam Chomsky, The Guardian, 21 Ocak 1992
O N B I R I N C I B Ö L Ü M :Düzen'in Üçüncü Dünya'daki Savasi
— Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection; Who Israel Arms and Why Bu asamada dikkat edilmesi gereken bir nokta, Isra Suresi'nin basindaki sözkonusu ayetin içindeki (Isra, 4) "kitapta Israilogullarina su hükmü verdik: "Muhakkak siz yer(yüzün)de iki defa bozgunculuk çikaracaksiniz" ifadesidir. Ayet açikça, yahudi önde gelenlerinin tüm yeryüzünü kaplayan bir "bozgunculuk", yani savas, terör, baski, siddet, anarsi, zulüm vs. hareketini organize edeceklerini bildiriyor. Peki bugün bu bozgunculukla karsi karsiya miyiz? Kitabin önceki bölümlerinden yola çikarak bu soruya kolaylikla olumlu cevap verebiliriz. Bu yüzyilda yasanan savaslarda; I. ve II. Dünya Savaslari'nda ya da Vietnam savasi gibi Soguk Savas dönemi çatismalarinda yahudilerin büyük rolü oldugunu gördük. Bunun yaninda insanlar üzerindeki baski ve siddetin en önemli kaynagi olan ve en çok da bu yüzyilda hüküm süren totaliter devlet sistemlerinin de ayni kaynaktan geldiklerini biliyoruz. (Naziler'in, totaliter komünizmin, baskici seküler ulus-devletlerin yahudi önde gelenleriyle olan iliskisini ve CFR'nin totaliter toplum projelerini hatirlayin.) Ancak tüm bunlarin yaninda, eger bugün dünyada bir "bozgunculuk" yasaniyorsa, bunun en etkili oldugu cografyanin "Üçüncü Dünya" diye bilinen cografya olduguna kusku yoktur. Afrika'da, Latin ve Orta Amerika'da ya da Asya'da yer alan fakir, gelismemis hatta aç Üçüncü Dünya ülkelerinin halklari, bugün dünya sistemi içinde en çok ezilen, en çok aci çeken halklardir. Üçüncü Dünya halklarinin çektigi acilarin en büyük nedeni ise, az gelismisliklerinden kaynaklanan ekonomik sikintilar degildir. Bu halklarin acilarinin en büyük nedeni, onlara sunulan siyasi sistemlerdir. Çünkü Üçüncü Dünya'nin çok büyük bir bölümü, son 50-60 yildir, özellikle de Soguk Savas döneminde, fasist rejimler tarafindan yönetildi. Bu rejimlerin basindaki diktatörler bu ülkeleri sömürürlerken kendileri de inanilmaz bir lüks içinde yasiyorlardi; buna karsin ülke nüfusunun yarisi açlik sinirinda hayatini sürdürüyordu. Bu ülkelerde iktidar bugün de hala genellikle askeri cuntalar arasinda el degistirir. Bu cuntalarin genel mantigi, halki ne kadar ezerlerse, o kadar güç elde edecekleri seklindedir. Baska bazi Üçüncü Dünya ülkeleri onyillarca süren içsavaslarin kurbanidirlar. Farkli ideolojik ya da etnik kökene dayanan gerilla gruplari iktidar için savasir ve karsi gerilla grubuyla birlikte halki da öldürürler. Zaten Üçüncü Dünya ülkelerinin sinirlari da etnik ve kabilesel çatismalari körükleyecek bir biçimde çizilmistir. Özellikle Afrika ülkelerindeki sinirlar yapaydir; kitayi 1960'lara dek ellerinde bulunduran Avrupali sömürgeciler tarafindan masa basinda çizilmislerdir. Bu yapay sinirlar nedeniyle kabileler bölünmüs, bir kabile iki ayri devletin topraklarinda kalmis ve bir devletin içine de pek çok kabile sikistirilmistir. Kita halkinin talepleri gözönünde bulundurulmadan yapilan bu yapay dagilim, yalnizca sömürgecilerin çikarina uygundur. Sömürgecilerin bu bölme stratejisi ise Kuran'in "gerçek su ki, Firavun yeryüzünde büyüklenmis ve oranin halkini birtakim firkalara ayirip bölmüstü... Çünkü o, bozgunculardandi" (Kasas, 4) hükmüne göre, tam bir bozgunculuktur. Kisacasi, Üçüncü Dünya'nin durumuna baktigimizda yüzyilimizda yeryüzünde tam bir "bozgunculuk" yasandigini; insanlarin baskici rejimler tarafindan ezildigini, iç savaslarla yok edildigini görebiliriz. "Üçüncü Dünyaci" literatüre biraz göz gezdirmek, dünyanin bu geri birakilmis ülkelerinde ne gibi acilarin yasandigini anlamak için yeterlidir. Bunlara ilerleyen sayfalarda da kismen deginecegiz. Ancak, Isra Suresi'nin basindaki haberi aradigimiz için bizi burada asil olarak ilgilendiren, Üçüncü Dünya'yi kasip kavuran bu "bozgunculugun" içinde yahudilerin ne gibi bir yeri oldugudur. Bu soruya genel bir cevap verilebilir: Bugün yürürlükte olan dünya sistemi, yahudi önde gelenleri ve masonlar arasindaki Ittifak'in ürettigi Yeni Seküler Düzen'dir ve dolayisiyla da bu Düzen'in bir sonucu olan Üçüncü Dünya acilarindan Ittifak sorumludur. Ayrica Üçüncü Dünya'da yasanan acilarin kaynagi çogu kez basta ABD olmak üzere Batili güçlerdir ve bunlar da Ittifak'in denetimi altindadirlar. Dolayisiyla Üçüncü Dünya'daki bozgunculugun arkasinda yahudi önde gelenlerinin önemli rolü vardir... Ancak bu sorunun cevabina isik tutan daha da ilginç ve özel bilgiler vardir. Bu bilgiler dogrudan Israil Devleti'nin Üçüncü Dünya'daki faaliyetleri ile ilgilidir ve bu devletin genelde pek bilinmeyen daha dogrusu gözlerden saklanan önemli bir özelligini ortaya çikarmaktadir. The Israeli ConnectionBu bölümde kendisine en çok basvuracagimiz kaynak, Israil Hayfa Üniversitesi'nde psikoloji profesörü olan Benjamin Beit-Hallahmi'nin The Israeli Connection: Who Israel Arms and Why (Israil Baglantisi: Israil Kimi Neden Silahlandiriyor) adli kitabidir. Hallahmi, bir yahudi, hatta bir Israil vatandasi olmasina karsin, kitap boyunca tarafsiz bir bakis açisiyla Yahudi Devleti'nin Üçüncü Dünya'daki kirli çamasirlarini ortaya döküyor. Sonuçta ortaya çikan tablo, Hallahmi'nin de dedigi gibi inanilmasi zor, ancak son derece gerçek bir tablodur.
Hallahmi, kitabinin "Vorster Kudüs'te" baslikli girisinde böyle bir kitap yazmaya neden gerek duydugunu söyle anlatiyor:
Simdi "Israil'in dünya savasi"nin farkli cephelerini incelemeye baslayabiliriz. Ortadogu'da Radikalizmle Yapilan Mücadele1950'lerde Israil yeni ve ciddi bir sorunla karsi karsiya kaldi. Israil liderlerinin eskiden ugrastigi Arap rejimleri feodal ve gelenekseldiler. Israil bu ülkeleri hem askeri, hem de diplomatik bakimdan kolayca kontrol edebiliyordu. Fakat, 1948'deki Arap yenilgisinden sonra, bu rejimler birer birer kaybolmaya basladi ve aniden ortaya çikan bir "radikalizasyon" dalgasi Arap dünyasinin çehresini degistirdi. Eski Avrupa imparatorluklarinin kolonileri dagildikça, Araplar da yeni ortaya çikan milletler tarafindan kabul gördüler. Bu da 1955 Nisani'nda tarafsiz milletlerin katildigi Bandung konferansinda kendini gösterdi. Araplar ile Üçüncü Dünya'daki diger ülkeler arasinda olusan ittifaklar, tipki Arap ülkeleri ile Sovyetler Birligi arasinda olusan ittifak gibi Israil için gerçek bir tehdit unsuruydu.Israil'in kurucusu David Ben-Gurion, Ocak 1957'de söyle demisti; "Bizim varligimiz ve güvenligimiz açisindan, bir Avrupa ülkesinin dostlugu tüm Asya insanlarinin görüslerinden daha önemlidir." Bir gazeteci ise Moshe Dayan hakkinda söyle yaziyordu; "Ona göre, Yahudi halkinin bir görevi vardir, özellikle de Israilli olanlarin. Israil, dünyanin bu yaninda, Nasir'in Arap milliyetçiliginin baslattigi akimlara karsi Bati'nin bir uzantisi olarak kaya gibi sert olmalidir." 1 Bu tip açiklamalara 1950'ler boyunca Israil liderlerinde sikça rastlaniyordu. Ben Gurion, Ekim 1956'da Fransa ve Israil liderleri arasinda yapilan Sevr Konferansi'nda ortaya attigi Orta Dogu "yerlesim" planinda söyle bir öneri getirmisti:
Israil'in korkusu, sömürgelestirme devrini kapatan ve bagimsizliklarini kazanan Üçüncü Dünya ülkeleri halklarinin radikallesmesi ve kurulu Düzen'e karsi tepki gelistirmesiydi. Çünkü Israil Düzen'le özdesti ve Düzen'e karsi gelisen her hareket, ayni zamanda Israil'e karsi gelisen bir hareket olarak algilaniyordu. Örnegin, Misir'in tam bagimsizligi anlamina gelen Ingilizler'in Misir'i bosaltmasi, Israil liderleri tarafindan dehsetle izleniyordu. 16 Temmuz 1954'de Savunma Bakani Pinhas Lavon "Ingilizler'in Süveys'i bosaltmasinin anlami"ni tartismak için evinde bir toplanti yapmisti. Lavon bu toplantida "Misir'daki Ingiliz hedeflerine karsi sabotaj düzenleme" fikrini ortaya atti. Bu sabotajlarin Misirlilar tarafindan yapildigi izlenimi verilecek ve bu duruma sinirlenen Ingilizler de ülkeden çikmaktan vazgeçeceklerdi. Bu fikir kabul edildi ve o ayin sonunda, Misir'daki Ingiliz ve Amerikan hedeflerine sabotajlar düzenlendi. O zamanin Mossad sefine göre, bu hareketlerin amaci "halkta kargasa yaratarak Bati'nin varolan rejime karsi duydugu güveni yikmakti." Buna da Ingilizler'in bu bölgeyi bosaltmasini önleyecek bir kriz yaratilarak ulasmak isteniyordu. Sabotaj yaparak böyle bir kriz yaratan grup, Israil askeri istihbarati tarafindan yönetilen bir Misirli yahudi topluluguydu. Bu Misirli yahudilere Mossad tarafindan Temmuz 1954'ün sonunda, Kahire ve Iskenderiye'deki Ingiliz ve Amerikan tesislerine bomba konmasi emredildi. Bu topluluk genç amatörlerden olusuyordu ve basarili olamadilar. Tüm üyeler tutuklandi. Olayin Ingilizlerin Misir'dan çikmasini engellemek için yapilmis bir Israil provokasyonu oldugu ortaya çikmisti. Ancak Israil hükümeti bu olayi Israil Devleti'ne karsi atilmis büyük bir iftira olarak yorumladi ve hatta tarihte yahudi topluluklarina yönelen "kan iftiralarina" benzetti. Kisacasi Israil "hem suçlu hem güçlü"ydü; ancak bu politikasinin faydasini gördü. Amerikalilar ve Ingilizler "kol kirilir, yen içinde kalir" mantigiyla Yahudi Devleti'nin kendilerine yaptigi bu provokasyonu fazla ses çikarmadan ört-bas ettiler.4 Bu dönemde Israil, Fransa'ya da sömürgelerini korumasi için destek oluyordu. "Fransa da, Israil de Kuzey Afrika ve Ortadogu'daki dekolonizasyon (sömürgeden kurtulma) hareketlerini durdurmayi hedefliyordu. Böylece iki ülkenin arasinda Simon Peres'in deyimiyle 'ebedi bir dostluk' olusmustu." 5 O dönemde Israil ve Fransa, özellikle de Fransiz ordusu arasinda çok yakin bir ittifak olustu. Israil, Cezayir'den Hindiçini'ne kadar uzanan bir cografyada, Fransa'nin sömürge yönetimlerini ayakta tutmaya çalisti. Israil ve Fransa, sömürgeler üzerindeki yönetimleri sürdürebilmek için Hallahmi'nin deyimiyle "Avrupa hegemonyasi için birlesik cephe" kurmustu. Israil'in 'Çevre Stratejisi': Iran Sahi, Türkiye ve Lübnan Baglantilari1950'lerde, Israil liderleri, çevrelerinde olusan Arap dekolonizasyonuyla basedebilmek için yeni bir strateji, bir "çevre stratejisi" olusturdular. Bu "çevre" planina göre, Israil, komsu Arap ülkelerini saf disi etmek için, Türkiye, Etiyopya, Iran gibi Arap Ortadogusunun çevresindeki Arap olmayan ülkelerle ittifaklar kuracakti.Yillar ilerledikçe, bu strateji dogrultusunda Lübnan'daki Falanjistler, Yemen'deki kralcilar, Güney Sudan'daki asiler ve Irak'taki Kürtlerle baglantilar kuruldu. Gene bu strateji dahilinde, Israillilerle isbirligi yaparak bagimsizliklarini elde etmeye çalisan ve aralarinda Lübnanli Marunilerin ve Dürzilerin de bulundugu Arap olmayan gayri-müslim topluluklarla da yakin iliskiler kuruldu. (Türkiye ile ilgili 9. bölümde, Israil'in Kürtlerle kurdugu iliskiyi daha ayrintili olarak incelemistik.) "Çevre stratejisi"nin en iyi isledigi ülke ise Iran'di. Baskici Sah yönetiminin "yukaridan asagi sekülerlesme" politikasinin uygulandigi Iran, o dönemde Israil'in en iyi dostlarindan biri oldu. 1958 yilinda, Arap dünyasinda Israil'in aleyhine olmak üzere bir radikalizm akimi olustu. Subat'ta Suriye ve Misir'in birlesmesi, Irak'taki devrim ve bunu izleyen Irak-Ürdün federasyonu Israil'i oldukça rahatsiz etti. Bunun üzerine, David Ben-Gurion, Sah Riza Pehlevi'ye "Hür Dünya"ya yönelen tehdide karsi yakin bir ittifak kurmayi öneren bir mektup yazdi. Iran bunu kabul etti; Aralik 1958'de Iran hükümetinin Tel-Aviv temsilciligi ve Israil'in Tahran elçiligi genisletildi. Ilerleyen yillarda isbirligi büyüdü. Amerikali siyaset bilimci E. A. Bayne iki ülkenin arasindaki yakin isbirliginin bir portresini çizerken Iran'in "Arap boykotuna ragmen Israil'in petrol ihtiyacinin büyük bir kismini karsiladigina" dikkat çekmis ve söyle demisti: "Ayrica, pek bilinmese de, Iran, Israil ordu personeliyle yakin askeri baglantilar içindedir... Iran-Israil programinin çapi genelde gizli tutulmaktadir" 6 |
Israil, Sah'a, baskici rejimini ayakta tutabilmesi için de yardim ediyordu. Iran ve Israil arasinda kurulan askeri isbirligi hem silah satisini hem de Israilli uzmanlarin Iranli subaylara kara savasi, istihbarat, karsi istihbarat ve hava savasi konularinda egitim verilmesini içeriyordu. Sah'in iskence yöntemleriyle ünlü gizli servisi SAVAK, Mossad'dan önemli yardimlar almisti. Ocak 1963'de Israil'in personel sefi Zvi Tzur, Tahran'a resmi ve halk bilgisine açik bir gezi yapti. Bu gezi, iki ülke arasindaki ittifakin ve bu ittifak içindeki askeri isbirliginin rolünün arttiginin açik bir göstergesiydi. 1964'de Iran, Israil'den büyük bir miktar Uzi hafif makineli tüfegi satin aldi.8
Yahudi Devleti, Sah'in Bati'daki imajini düzeltme isini de üzerine almisti. Bati ve özellikle de Amerikan basinindaki yahudi güdümü, Israil'e Sah lehinde propaganda yapma imkanini veriyordu. Öyle ki Sah, kendini tamamen Israil'e bagli hissediyordu. Mossad'in eski Afrika sefi David Kimche, "Sah, kendisi hakkinda Amerikan, hatta Bati basininda en ufak olumsuz bir haber çiktiginda hemen telefona sarilir ve niçin buna izin verdigimizi sorardi" diyor.9
Sah rejiminin sonu Israil için çok da sürpriz olmadi ama Israil liderleri hiç ümit yokken bile rejimi devam ettirmeye çalisiyorlardi. Bazi raporlara göre, Ariel Saron Sah'in devrilmesini önlemek için Israil'in Iran'a müdahale etmesini önermisti.10
Hallahmi, Israil'in "çevre stratejisi" içinde yer alan
bir baska ülke, Türkiye hakkinda ise sunlari söylüyor:
1962-1970 yillari arasinda Yemen'de kralcilar ve cumhuriyetçiler arasinda geçen iç savasta, Israil, radikal cumhuriyetçilere karsi kralcilari tutmustu. Kralcilara Israil silahlari ve Israilli askeri uzmanlar yollandi. Israil, Yemen'de kendisine yakin bir rejimi iktidara getirerek, Kizildeniz'in girisi sayilan stratejik Bab-ül Mendep bogazlarini kontrol etmek de istiyordu. Umman'da 1970'lerde yasanan iç savasta ise iki taraf vardi: 1970'de iktidara gelen ve bir tür monarsi kuran Sultan Kabus ibn-Said ve ülkenin güneyinde ona karsi ayaklanan Halk Kurtulus Cephesi gerillalari. Israil, Kabus'a büyük bir destek verdi ve onun zaferinde de önemli bir rol oynadi.12
Israil'in bir hiristiyan devleti kurmayi planlayan Lübnan Maruni Hiristiyanlariyla olan iliskisi de çevre stratejisinin bir parçasiydi. Marunilerle bir ittifak yapma düsüncesi Siyonist kaynaklarinda ilk olarak 1920'lerde belirmisti. Vladimir Jabotinsky 1930'larda Siyonizmle ittifak içinde olan Hiristiyan bir Lübnan kurulmasini hayal etmisti. David Ben-Gurion'un 24 Mayis 1948 tarihli günlügünde ise Lübnan'da, güney siniri Litani irmagi olan bir "Hiristiyan devletinden" bahsediliyordu. 11 Haziran 1948 tarihli günlükte ise Lübnan'da bir "Hiristiyan isyani" çikarmanin da Israil'in savas hedeflerine dahil oldugu belirtiliyordu.13
Avrupa'da okumus bir Lübnan'li eczaci olan Pierre Gemayel 1936'da fasist partinin dengi olan Lübnan Falanjlarini kurdu. Israil, 1948 savasi sirasinda Falanjistlerle baglanti kurdu ve 1951'de Falanjist seçim kampanyasina para yardiminda bulundu.
David Ben-Gurion, 27 Subat 1954 yilinda Sharett'e yazdigi bir mektupta bir Maruni devleti kurulmasinin Israil dis politikasinin en önemli hedeflerinden biri olmasi gerektigini belirtti ve bunu basarmak için gizli yollara basvurmayi önerdi. Israil ordu komutani Moshe Dayan, 16 Mayis 1955'de, "Israil'in kendini Marunilerin kurtaricisi olarak ilan edecek bir Lübnanli subay bulmasi veya satin almasi" gerektigini belirtti. Daha sonra, kendisiyle ittifak içinde olan bir Hiristiyan rejim olusturulabilir ve sonra da Lübnan'i isgal edebilirdi.14
Dayan'in rüyasi, biraz daha degisik bir biçimde de olsa, 1976'da Saad Haddad adindaki bir Lübnan binbasisi tarafindan yönetilen bir kukla örgüt olan Güney Lübnan Ordusu'nun ortaya çikmasiyla gerçek oldu. 1976'dan itibaren yüzlerce Falanjist askeri Israil'de, Israil parasütçüleriyle yan yana egitim gördüler. Israil, 1975 ve 77 yillari arasinda Falanjist ordusuna askeri malzeme temin etmek için 150 milyon dolar harcadi.15 Ve sonra da tüm bu hazirliklarin sonucu geldi: Israil ordusu 1982 yazinda Lübnan'i isgal etti ve Filistin Kurtulus Örgütü'nü bu ülkeden sürdü. Bugün Israil hala Lübnan'in güneyindeki bölgeyi "güvenlik kusagi" adiyla isgal altinda tutuyor.
Tüm bunlar, Israil'in Ortadogu'daki savasinin degisik asamalariydi. Ancak Hallahmi'nin de dedigi gibi Israil'in bir de "dünya savasi" vardir. Bu savas, Ortadogu'nun ötesinde tüm Üçüncü Dünya'yi kapsamaktadir ve Üçüncü Dünya halklarinin denetim altinda tutulmasi hedefine yöneliktir.
Bu dünya savasinin cephelerinin önemli bir kismi, Üçüncü Dünya'nin en geri kalmis kisminda, "kara kita"dadir. Konu hakkindaki kapsamli bir arastirma, Afrika'nin "kara" tarihinde Yahudi Devleti'nin önemli bir rolü oldugunu göstermektedir.
Ancak Israil'in 1950'lerdeki dekolonizasyonu engelleme stratejisi fazla ise yaramadi. 1950'lerin sonundan itibaren Üçüncü Dünya'daki, özellikle de Afrika'daki bagimsiz ülkelerin sayisinda patlama yasandi. 1950'de Afrika'nin tümünde sadece 4 resmi bagimsiz ülke vardi. 1962'de bagimsiz ülkelerin sayisi otuza çikti, 1977'de Güney Afrika'nin Namibya üzerinde kurdugu egemenlik disinda kitanin tümü hemen hemen bagimsizdi.
Ancak bu bagimsizlik yalnizca görünüsteydi, özellikle de halk açisindan. Çünkü eski sömürgeci yönetimler gitmisti ama ülkenin yönetimi yine de halkin elinde degildi. Çogu Afrika ülkesi son derece otoriter, baskici ve zalim, kisacasi fasist diktatörlerin yönetimine girdi. Bu diktatörlerin hemen hepsi de eski sömürgeci güçlere, yani Batili büyük devletlere bagliydilar. Bazi ülkelerde ise Sovyet müttefiki diktatörler vardi ki, bunlar da gerçekte Bati yanlisi fasistlerden pek farkli degildiler. Bunlara "sol fasist' demek mümkündür.
Dolayisiyla dekolonizasyon Üçüncü Dünya halklarina özgürlük getirmedi. Özgürlük gelmeyince de Üçüncü Dünya'nin mücadelesi bitmedi. Üçüncü Dünya ülkelerinin çogunda, iktidari zor kullanarak elinde tutan fasistlere karsi çesitli halk hareketleri gelisti. Bu halk hareketleri, ülkelerindeki diktatörlere karsi çikarak, Düzen'e de karsi çikmis oluyorlardi. Çünkü o diktatörleri o ülkelerin basina getiren güç, Düzen'di. Düzen'e karsi çikan herhangi bir hareket ise Israil için tehlikeliydi.
Bu nedenle de Israil, bu "radikalizasyon"a karsi büyük bir savas açti. Savasin mantigi, Üçüncü Dünya ülkelerindeki fasistlerin desteklenmesini öngörüyordu. Bu diktatörler hem para ve silahla desteklenecek, hem de "halk hareketlerinin nasil durdurulabilecegi" konusunda taktik yardim göreceklerdi. Bir "çete devleti" olan Israil, bu konularda son derece uzmandi zaten.
Zaire, bir yandan inanilmaz bir dogal kaynak servetine sahipken (bakir, kobalt, elmaslar, çinko, tin, uranyum, su gücü), bir yandan da inanilmaz ve anormal bir yoksullukla karsi karsiya olan bir ülkedir. Mobutu'nun inanilmaz lükslerine karsin, Zaire insani, Afrika'nin en fakir insanlari arasindadir ve hayatinin büyük bir çogunlugunu yari aç bir durumda geçirmistir.
Ülke 1960'da bagimsiz olmustu. Ancak bu bagimsizlik, az önce degindigimiz türdendi; halk yine köleydi. General Mobutu, 1965'deki darbeyle baskan oldu. Ve kurdugu rejim, tek kelimeyle cani bir diktatörlük olarak tanimlanabilirdi. Amnesty International, hazirladigi raporlarda sürekli olarak Mobutu'yu Afrika'nin en baskici yöneticilerinden biri olarak tanimladi. Mobutu ayrica ülkeyi inanilmaz bir sekilde sömürdü: Diktatör Isviçre'deki banka hesaplarina milyarlar pompalarken, Zaire'nin insanlari açliktan ölmek üzereydi ve yilda 80 dolardan az bir gelire sahiptiler. Ülkenin zenginliklerinin diktatör ve arkadaslari arasinda sistematik bir sekilde yigilmasi ve paylasilmasi sonucunda, Mobutu'nun sahsi servetinin 4 milyon dolara ulastigi hesaplaniyor.
Amerikali gazeteci J. Kwinity'nin yazdigi "Where Mobutu's Millions Go" (Mobutu'nun Milyonlari Nereye Gidiyor) baslikli bir makalede, Zaire sefaleti söyle anlatiliyordu: "Kötü beslenme Zaire nüfusunun 1/3'ünden fazlasinin ölümüne sebep olmakta ve pek çok çocukta da kalici beyin zedelenmesine yol açmaktadir. Zaire'nin yarisi çocuk olan 25-28 milyonluk nüfusu, çamur kulübelerinde açliktan ölmek üzeredirler." 16
Dünyanin en fakir ülkelerinden biri olan Zaire'yi bu sekilde sömüren Mobutu, dogal olarak, iktidarda kalisini kurdugu baski rejimine borçludur: Mobutu'ya karsi çikmaya kalkanlar acimasizca yok edilir. Özel polisin iskence yöntemleri korku salar...
Peki bu rezil Üçüncü Dünya fasisti iktidarini kime borçludur?
En basta Israil'e... Israilli askeri uzmanlar, 1969 yilinda
Mobutu'nun ordusundaki özel timleri egitmeye baslamislardi. Ilerleyen yillarda
iliskiler daha da gelisti; Mossad Zaire'de son derece aktif hale geldi.
Savunma Bakani Ezer Weizmann (su anki Cumhurbaskani) 1979'da Zaire'yi gizlice
ziyaret etmis ve Mobutu'ya askeri yardimi artirma sözü vermisti. 1981'de
Mossad'in ünlü ajanlarindan David Kimche Mobutu'nun konugu oldu. Ayni yil
Savunma Bakani Ariel Saron gizlice Zaire'ye geldi ve Mobutu'yla, diktatörün
özel koruma birligini egitmek için anlasma imzaladi. 1982 yilinda, Mobutu,
Israil'le iliskilerini gelistirmesine karsilik 10 milyon dolar bahsis aldi.
1983'de Ariel Saron 4 günlük bir Zaire ziyareti yapti ve Mobutu'nun özel
koruma birliginin sayisinin 3.000'den 70.00'e çikmasi ve Israilli uzmanlar
tarafindan egitilmesi kararlastirildi. 1984'de Israil Devlet Baskani Haim
Herzog, dünya yahudilerini Zaire'de yatirim yapmaya davet etti. Ilerleyen
yillarda Israil lobisi, Washington'da Mobutu lehine lobilicilik yapti.
1985'te Mobutu Israil'e resmi ve anli sanli bir ziyaret yapti. Zaire diktatörü,
baskan Haim Herzog tarafindan 21 el silah atisi ve Israil hava gücü jetlerinin
uçusuyla gösterisli bir sekilde karsilandi.17
Mabutu
(solda), Üçüncü Dünya'nın gördüğü en rezil ve en baskıcı diktatörlerinden
biriydi. Eli kanlı diktatörün en yakın müttefiki ise Üçüncü Dünya'nın "kontrol"
latında" tutulması hedefindeki İsrali'dan başkası değildi. |
Mobutu,
her faşist diktatör gibi rejim muhaliflerini baskı ve katliamla yola getiriyordu.
1978 yılında diktatöre karşı gelişen halk isyanı, son derece kanlı bir
biçimde bastırıldı. İsyanın merkezi olan Kolwezi kenti, (yandaki gibi)
ölülerle doldu. Mobutu'nun "güvenlik güçleri" başarılıydılar; İsrail tarafından
eğitilmişlerdi çünkü... |
Bu dönemde Mobutu'nun Israil'den iki büyük ricasi vardi: Zaire'deki baskici gizli polis servisinin Israil tarafindan egitilmesi ve yahudi lobisinin ABD'de Mobutu'yu desteklemesi. Bu isteklerin ikisi de Israil tarafindan kabul edildi. Kisa bir süre sonra iki Israilli general, Ehud Barak (su anda Içisleri bakani) ve Abraham Tamir'in Zaire'ye yaptigi ziyarette Mobutu'nun gizli polisinin, sayilari yüzleri bulan özel "bodyguard"larinin ve istihbarat servisinin Israilli uzmanlar tarafindan egitilmesi kararlastirildi.
Israil Mobutu'ya yardim etmek için gerçekten Amerika'daki nüfuzunu kullandi. Disisleri Bakani Yitzhak Samir'in Aralik 1982 Zaire ziyaretinde, iki yahudi ABD Kongre üyesinin, Howard Wolpe ve Stephen Solarz'in Mobutu lehine lobi yapacagina söz verdi. Gerçekten de Solarz ve Wolpe Mobutu lehine lobi yaptilar ve etkili de oldular. Israil, bu iki yahudi Kongre üyesi araciligiyla, Zaire'ye yapilan Amerikan yardiminin artmasini ve Reagan yönetiminin genel olarak Mobutu rejimine olumlu yaklasmasini sagladi.
Israil, Mobutu'nun Amerika'daki imajini degistirmek için de oldukça çaba sarfetti. 1981'de Israil'in iktidar partisi olan Likud'un da seçim kampanya sini yürüten Israil Zeev First firmasi, bir Amerikan yahudi delegasyonu tarafindan 1982'de Zaire'ye yapilan ziyareti organize etti.18
Bu arada Mossad ajani Meir Meyouhas, "Mobutu'nun sag kolu" haline geldi ve Afrika diktatörüne hemen her konuda danismanlik yapti. Meyouhas, Zaire diktatörünün dis gezilerinin tümünde ona eslik etti. Özellikle Mobutu'nun Amerika gezisinde önemli görüsmeler ayarladi: Zaire diktatörünü Amerika'daki yahudi örgütleriyle görüstürdü ve bu örgütlerin araciligiyla da IMF'nin Mobutu rejimine cömert krediler vermesini sagladi... Hallahmi, Meir Meyouhas'in "Mobutu'nun en yakin dostu ve en iyi is ortagi" oldugunu söylüyor.19
Mobutu 1995 yilinda halen iktidarda. Ülkeyi, baskentten degil, Gbadolite sehri kiyisinda, nehir üzerine yaptirdigi saray-gemisinden yönetiyor. Suikast korkusu nedeniyle buradan pek ayrilmiyor. Kisisel servetinin 5 milyar dolara ulastigi, Isviçre'de satolari, Cote d'Azur'da pahali yatirimlari oldugu biliniyor. Ülkede Mobutu'nun dalkavuklugundan baska bir sey yapmayan bakanlara yaklasik 12 bin dolar aylik veriliyor, ögretmen maasi ise 8 dolar kadar...
Idi Amin, darbe yapmadan önce de Israillilerle yakin iliski
kurmustu. Zaten Israillilerin Amin'in darbesini desteklemelerinin de basta
gelen nedeni, onu önceden "gözlerine kestirmis" olmalariydi. Idi Amin'in
sözkonusu baglantisi, Obote döneminde baslayan Israil-Uganda iliskileri
sirasinda dogmustu. Uri Dan, Entebbe Havaalaninda 90 Dakika adiyla Türkçe'ye
çevrilen kitabinda bu konuda söyle diyor:
![]() |
İsrail,
anti-Siyonist bir politika izleyen Uganda lideri, Obote'yi (solda) devirerek
yerine "İsrail hayranı" bir subay getirdi: İdi Amin (sagda). Amin, İsrail'in
yardımıyla gerçekleştirdiği darbenin ardından, 8 yıllık rejimi boyunca
300 binden fazla insanı öldürttü. |
Idi Amin'in henüz ordu görevlisi oldugu siralarda Israilliler tarafindan kesfedilmis olmasina, Amerikali yazarlar Andrew ve Leslie Cockburn de deginirler. Buna göre göre, Idi Amin ilk önce Israil'in Uganda Büyükelçisi Uri Lubrani'nin dikkatini çekmisti. Lubrani, Uganda'ya gelen Israil askeri heyetine "Bu Amin bizim adamimiz sayilir, simdi öyle olmasa da yakinda öyle olacak" demisti. Askeri heyetin basindaki Mossad ajani ve albay Baruch Bar Lev de Idi Amin'i begenmis ve Lubrani'nin teshisine katilmisti.22 Israilliler, Uganda'da bir piyon bulmuslardi.
Ve Israil, kisa süre sonra Idi Amin'i Obote rejimine karsi kullanmakta gecikmedi. Çünkü Obote, diger bazi Afrika ülkeleri gibi 1967'deki Alti Gün Savasi'nin ardindan Israil'e soguk bakmaya baslamisti. Israil'in bu savasta isgal ettigi bölgelerden çekilmemesi, Obote'ye ve benzeri liderlere eski sömürgecilik çagini hatirlatmis ve bu liderler Filistin davasina destek olmaya baslamislardi. Bu devletler 1967 savasinin hemen ardindan Birlesmis Milletler'de Israil aleyhine oy kullanarak tavirlarini gösterdiler.
Bu durumda Israil'in yapabilecegi tek bir sey vardi: Üçüncü Dünya ülkelerinde, Filistin davasina degil, kendi isgalci rejimine sempati duyan güçleri iktidara getirmek. Isgale sempati duymak; baskiya, siddete, haksizliga sempati duymayi, "güçlü olan haklidir" prensibini kabul etmeyi gerektiriyordu. Bu mantik, bilindigi üzere, fasist mantigidir. Güçlü olanin hakli oldugunu kabul edebilecek insanlar, dogal olarak Israil'in hakli oldugu sonucuna varacaklardi. Israil'in Üçüncü Dünya'daki fasist rejimlere verdigi destegin en önemli nedenlerinden biri budur.
Bu "fasist baglantisi"nin en iyi örneklerinden biriydi Idi Amin darbesi. Idi Amin, darbeyi üstte belirttigimiz nedenle gittikçe Israil aleyhtari bir çizgiye girmeye baslayan Obote'ye karsi yapmisti. Bu nedenle de Mossad, Idi Amin'e destek verdi. Amin'in darbesi, Mossad'in büyük yardimi ile yapilmisti; az önce sözünü ettigimiz Mossad ajani Albay Baruch Bar-Lev, olayda büyük rol oynamisti. Baruch Bar-Lev, darbe sonrasinda da Idi Amin'le çok yakin iliski içinde olmaya devam etti. Idi Amin'in Israil iliskileri ise hep sürdü: Sik sik Israil'i ziyaret ediyor ve her seferinde bu ülkeye duydugu hayranlik bir kat daha artiyordu.23 Uri Dan, "Idi Amin hayatini bile bir Israilli subaya, Ze'ev (Zonik) Saham'a borçludur" diyor.24
Israil'in "Uganda'daki adami" olan Idi Amin'i ünlü yapan özelligi ise uyguladigi vahsetti. Ülkedeki tüm rejim muhaliflerini ortadan kaldiran Amin, uluslararasi kuruluslarin verdigi rakamlara göre, 8 yillik iktidari boyunca 300 bini askin insan öldürttü. Bunlarin bir kismi Uganda nehirlerindeki timsahlara parçalatilmisti. Ayrica Amin'in bir de ilginç "hobi"si vardi: Uganda canavari—ayni ünlü Kuzularin Sessizligi filminde Antony Hopkins'in canlandirdigi "yamyam" doktor gibi—siyasi muhaliflerini öldürttükten sonra onlarin karacigerlerini yiyordu...
Ancak 1970'lerin sonuna dogru "yamyam"la Israil arasindaki balayi sona erdi. Neden, artik Israil'e ihtiyaci kalmadigini düsünen Amin'in, Israil-karsiti cephenin renkli ismi Kaddafi ile yakin iliskiler kurmaya baslamasiydi. Ancak Amin Israil'e ihtiyaci kalmadigini düsünmekle yanilmisti. Yahudi Devleti'nden aldigi destek sona erince, iktidari da fazla sürmedi. 29 Mart 1979'da Uganda'dan kaçmak zorunda kaldi. Hükümet birlikleri Uganda Halk Kurtulus Ordusu gerillalari tarafindan yenilgiye ugratilmis ve Amin de tek çareyi kaçmakta bulmustu. Amin'i korumak için Kaddafi'nin yolladigi birlikler ise bu hezimeti yalnizca bir kaç gün geciktirebilmisti. Kaddafi'nin verdigi destek, Israil'inki kadar etkili olamazdi kuskusuz. Israil, "halklari baski altinda tutma" yöntemlerinin biricik uzmaniydi. Yamyam, yanlis müttefik seçmenin cezasini çekmisti; yamyamlar için en iyi müttefik, Israil'di...
Ancak Angola'nin sömürgecilikten kurtarilmasi için kurulan
MPLA (Angola Halk Kurtulus Hareketi) hareketi, 1975'te Israil'in silahlandirdigi
Portekiz ordusunu yenerek ülkeyi bagimsiz hale getirdi. Fakat Angola huzura
kavusmamisti. Çünkü ülke içinde MPLA'ya karsi iki ayri örgüt vardi: Ülke
içindeki kabilelerden birini temsil eden ve "kabile üstünlügü" iddiasinda
bulunan fasist egilimli FNLA (Angola Bagimsizlik Milli Cephesi) ve Güney
Afrika devletinin ülkedeki bagimsizlik hareketini bastirmak için kurdurdugu
UNITA (Angola'nin Tam Bagimsizligi için Ulusal Birlik) adli asiri sagci
"kontra" örgüt.
İsrail,
faşist Portekiz yönetiminin Angla'daki sömürge savaşını sonuna kadar desteklemişti.
Sömürge yönetiminin 1975'te ülkeden çekilmesinin ardından Portekiz'e karşı
savaşmış olan MPLA birliklerine karşı faşist eğilimli FNLA ve UNITA gerilla
örgütleri oluştu. İsrail, bu faşist çetelerin yardımına koşmakta da gecikmedi.
Üstte, İsrail tarafından silahlandırılan faşist ve ırkçı UNITA örgütüne
bağlı gerillaların lideri Samuel Chiwale. |
Israil, hem FNLA'yi hem de UNITA'yi yogun biçimde silahlandirdi ve ülkeyi kasip kavuran iç savasin baslica sorumlusu oldu. 1960'larda FNLA'nin (Angola Bagimsizlik Milli Cephesi) lideri Holden Roberto Israil'i ziyaret etti. Roberto'nun dogrudan CIA destegi aldigi 1963-1969 yillari arasinda da Israil FNLA'yi açikça destekledi. Bu grubun gerillalari Israil'de egitiliyordu. Israil'in Zaire'deki varligi da; 1970'lerin ortasinda Angola'daki FNLA'ya ve 1980'lerde UNITA güçlerine silah yollamasini kolaylastirdi. Ayni sekilde Mozambik'teki asiri sagci "kontra" örgütü MNR de Israil tarafindan silahlandirilmis ve Israilli askeri uzmanlarca egitilmisti.26
Ancak Israil'in bu faaliyetleri, ayni diger örneklerde oldugu gibi büyük ölçüde gizli kaldi. Israil'in bu tür fasist örgütlere desteginin gizli kalmasinin birinci nedeni, bu örgütlere Israil yapimi degil, Israil'in savas ve çatismalarda ele geçirdigi Sovyet yapimi silahlarin gönderilmesiydi. Afrika'nin bir ucunda elden ele gezen Kalasnikoflarin aslinda Israil'den geldigini kimse farkedemezdi dogal olarak...
Bu
ülkeyle Israil'in en iyi iliskiler kurdugu dönem, 1976-1979 yillari arasiydi.
Bu dönemde ülkenin adi "Orta Afrika Imparatorlugu"ydu ve bu "imparatorluk",
vahseti ve zalimligi ve "psikopat"ligiyla ünlü Jean Bédel Bokassa (solda)
tarafindan yönetiliyordu. Öyle ki, Bokassa, düsmanlarini—ayni Idi Amin
gibi—"yiyerek" cezalandiriyordu. Son derece fakir olan ülkede Bokassa da
ayni Mobutu gibi inanilmaz bir lüks içinde yasiyordu. "Imparator"lugunu
ilan ettigi gün, arabasini çekmesi için yurt disindan özel beyaz atlar
ithal edilmis, milyonlarca dolara mal olan bir taç yapilmis ve som altinda
bir taht kurulmustu. Buna karsin ülkenin iki milyonluk nüfusunun yarisina
yakini açlik sinirinda yasiyordu.
Bokassa'nin en iyi dostu ise yine Israil'di. Bokassa'nin "imparatorluk ordusu" Israilli uzmanlar tarafindan egitiliyor ve Israil ordusu tarafindan da silahlandiriliyordu. Bokassa'nin en yakin danismani ise Shmuel Gonen adli bir emekli Israil generaliydi.27
Bokassa'nin iktidardan uzaklastirilmasindan sonra da ülkenin Israil'le olan iliskileri sürdü. Ezer Weizman Aralik 1979'da "Imparatorluk"tan "Cumhuriyet"e dönüsen ülkeye gizli bir ziyaret yapti. 1981 Kasim'inda Savunma Bakani Ariel Saron tarafindan yapilan gezi, gizli bir askeri anlasmayla ve Ocak 1982'de ülkede bir Mossad istasyonu açilmasiyla sonuçlandi.
Bir ülke hariç...
Resmi olarak bir "Yahudi Devleti" olan ve Yahudi irkina mensup olmayan herhangi bir kimseyi yurttas olarak kabul etmeyen Israil, de Güney Afrika gibi irkçi bir devletti. Ve bu iki ülkenin arasinda, hem bu ideolojik benzesmeden, hem de stratejik çikarlardan kaynaklanan dev bir isbirligi sözkonusuydu.
Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection'in oldukça
genis bir bölümünü sirf Israil-Güney Afrika ittifakina ayirir. Israilli
yazar, konuya girerken söyle der:
Benjamin Beit-Hallahmi, Israil-Güney Afrika ittifaki ile
ilgili önemli gelismeleri kronolojik sira ile söyle veriyor:
1953, Güney Afrika'dan Daniel F. Malan Israil'e gidiyor.
1955, nükleer alanda ilk isbirligi gerçeklesiyor ve ayrica Güney Afrikalilar Israil'den Uzi makineli tüfekleri aliyorlar.
1957, Güney Afrika ilk kez Israil'e atom nükleer silah yapiminda kullanmasi için uranyum gönderiyor.
1962, bu kez 10 ton uranyum Israil'e gönderiliyor.
1967, Güney Afrikali bir askeri heyet gizli bir Israil ziyareti yapiyor.
1972, Nükleer ve konvansiyonel silahlar konusunda gizli bir isbirligi anlasmasi imzalaniyor, Tel-Aviv'de bir Güney Afrika konsoloslugu açiliyor.
1975, diplomatik iliskiler büyükelçilik düzeyine çikariliyor.
1976, Güney Afrika Devlet Baskani John Vorster Israil'e resmi ziyarette bulunuyor. Gizli anlasmalar imzalaniyor. Israil Güney Afrika'nin uluslararasi topluluktaki imajinin düzeltilmesi isini üzerine aliyor.
1977, Güney Afrika Disisleri Bakani R, F. Botha, Israil'e gidiyor.
1979, iki ülke arasinda gizli bir ortak nükleer deneme gerçeklestiriliyor.
1984, R, F. Botha yeniden Israil'e gidiyor.
1985-1987, Israil bakanlari Rabin, Arens ve Saron, Güney Afrika'ya gizli ziyaretler yapiyorlar.
Iki ülke arasindaki isbirligi çok genis bir yelpazede
gelisiyordu. Nükleer alanda Israil teknolojisi ile Güney Afrika'nin uranyum
kaynaklari birlestiriliyordu. Iki ülkenin silahli kuvvetleri de bir çok
yönde ortak çalismalar yapiyordu. Bu konuda asil kaynak Israil'di. Israil,
Güney Afrika ordusunu egitiyor ve silahlandiriyordu. Hallahmi, "Güney Afrika
hava gücü tamamen bir Israil ürünüdür" diyor. Iki ülke arasinda Birlesmis
Milletler kararlarina karsi da bir ittifak olusuyordu. BM'nin Güney Afrika'ya
silah satisini yasaklayan 181 ve 418 numarali kararlar, yanlizca Israil
tarafindan taninmamisti. Ayni sekilde Güney Afrika da Israil'e yönelik
BM kararlarini tanimiyordu.29
Ayrica Güney Afrika'daki elmas ve altin yataklarini elinde tutan yahudi
sirketler de bu isbirligi içinde önemli rol oynuyorlardi.30
Ancak tüm bu iliskiler incelendiginde ortaya çikan tablo, Hallahmi'nin de kabul ettigi gibi iki ülke arasinda bir ittifakin var oldugundan çok, Güney Afrika'nin bir Israil uydusu oldugudur. Çünkü Israil, Güney Afrika'yi bir üs olarak kullanmaktaydi, oysa böyle bir sey Güney Afrika için sözkonusu degil di. Israil Güney Afrika'nin stratejisinin belirlenmesinde de önemli bir rol oynuyordu ve bu da Güney Afrika için sözkonusu degildi. Ayrica iki ülke arasinda psikolojik üstünlük de Israil'e aitti; çünkü biraz sonra deginecegimiz gibi Israil Güney Afrika için bir ilham kaynagiydi ve Güney Afrikalilar Israillileri örnek almaya çalisiyorlardi.
Israil'in Güney Afrika'nin stratejisini belirlemesinin en açik örnegi, Güney Afrika rejiminin 1970'lerin ortasinda bagimsizliklarini kazanan eski Portekiz sömürgelerini, Namibya üzerinden Angola'yi ve Mozambik'i isgal etmesiydi. Bu isgaller, tamamen Israil'in "anti-sömürgeci güçlerin dogurdugu radikalizasyon tehlikesine karsi müdahale" doktrini çerçevesinde gelismis ve zaten Israilli askeri uzmanlar tarafindan yönlendirilmisti.
Hallahmi bu konuda söyle diyor:
Hallahmi, bu bilgilerin ardindan söyle diyor: "Güney
Afrikali'larin Israil'den aldiklari ilk ve en önemli sey ilhamdir. Ikincisi
askeri atilimlarinin her adiminda gördükleri yardim ve destektir." 33
Iste bu noktada son derece ilginç bir gerçekle karsilasmaktayiz:
Israil'e hayranlik besleyen Güney Afrikali liderlerin büyük bir bölümü,
Nazi kökenlidirler. II. Dünya Savasi'nda Almanya'nin yaninda yer alan ve
Nazi ideolojisini benimseyen bu liderlerin en basinda, Hallahmi'nin kitabinin
girisinde anlattigi John Vorster gelir. Bir Güney Afrikali yazar Breyten
Breytenbach, bu ilginç durumu söyle vurguluyor:
1984-1992
yılları arasında Güney Afrika'da çıkan olaylarda 12 bin kişi hayatını yitirdi.
Irkçı rejim, zenci göstericilere karşı "İsrail tarzı" uyguluyor; topluluğa
karış "atış serbest" emri veriliyordu: Yanda, G.Afrika polisinin 3 Temmuz
1992'de Devlet Başkanı F. De Klerk aleytarı gösteri yapan sivillere açtığı
yaylım ateşi. |
Bu kuskusuz oldukça sasirtici bir durumdur. Hallahmi, bu olayi açiklarken, fasistlerin bilinçaltindaki ilginç bir mantiga dikkat çeker: Fasistler, dünyanin dört bir yanina dagilmis olan fakir ve pasif diaspora yahudilerine antipati duyarken, bir yandan da Israillilere hayranlik duyabilmektedirler. Çünkü diasporadaki fakir ve pasif yahudiler, güçlü degillerdir, irkçi degillerdir (çünkü Israil'e göç etmemektedirler), bir azinlik olarak çogu kez zayif durumdadirlar. Oysa Israilliler, sert, güçlü, acimasiz ve irkçidirlar. (Naziler'in Almanya'da oturmak isteyen pasif yahudilere [asimilasyonistler] duyduklari antipati ve buna karsilik Siyonistlere duyduklari hayranlik da bunun bir örnegiydi).
Bu paradoksal durum, fasistlerin bilinçaltindaki güç kompleksine dayanir: Fasist, güce tapmaktadir. Içinde, güçlü ve acimasiz olanlara yönelik karsi konulmaz bir hayranlik duygusu vardir. Buna karsin, zayif ve ezilmis insanlara karsi da öfke duyar; onlari sefil, asagilik yaratiklar olarak görür. Bu nedenle dünyanin dört bir yanindaki fasistler bulunduklari ülkelerdeki yahudi cemaatinin fakir, ezik kismina düsmanlik beslerken, bir yandan da Israil'e hayran olmakta ve Israillilerle isbirligine girmektedir. Fasistlerin bu tavri, Israil için de son derece uygundur; çünkü Israilliler de—bulunduklari ülkelerde Israil lehine faaliyet gösteren, lobi yapan zengin ve etkili yahudiler ya da Mossad adina çalisanlar ("sayanim") hariç—diaspora yahudilerinin Israil'e göç etmesini istemektedirler.
Fasist, Israil'e baktiginda, suçsuz bir halki acimasizca ezen ve bu konuda dünyadan gelen tepkilere hiç aldirmayan bir prototip görür. Ünlü bir Güney Afrikali isadami bu konuda söyle demistir: "Israilliler gibi olabiliriz... Israilliler gibi olabilir ve dünyaya defolup gitmelerini söyleyebiliriz. Hepsinin cani cehenneme!" 35
Israil bu duruma karsi ilginç bir politika izlemeye karar
verdi: O da Güney Afrika'yi tüm dünya gibi sözlü olarak kinayacak, ancak
gerçekte apartheid rejimi ile olan tüm iliskilerini gizli olarak sürdürecek
ve dahasi, bu rejimin ayakta kalmasi için elinden geleni yapacakti. Bu
"ikili politika"nin mimari ise Basbakan Simon Peres'di. Hallahmi söyle
diyor:
Israil hükümeti, Agustos 1985'de Sef Buthelezi'yi Israil'e davet etti. Buthelezi bu davete aninda cevap vererek Israil'e gitti. Bu ziyaretle birlikte Israil'in Buthelezi'yi Bati kamuoyunda aklamaya yönelik propagandasi da basladi. Ziyaretin asil amaci Güney Afrika rejimi tarafindan kabul edilen ve desteklenen Buthelezi'yi Bati kamuoyuna da kabul edilebilir ve desteklenebilir bir lider olarak göstermekti. Zulu sefinin beyanatlari Tel Aviv'de yayinlandiktan iki gün sonra, New York Times, Kudüs'te yayimlanan bu makaleden alintilar yaparak, Buthelezi'nin irk ayirimi hakkinda yaptigi yorumlari basti. Bu yayinlari, Amerika'daki televizyon kanallari izledi.37
Amerikali Ortadogu uzmani Jane Hunter Ikatha sefi ile
Israil arasindaki yakin iliskilere deginiyor ve "birçok Israilli lider
Zulu lideri, Buthelezi'yle resmi temaslarda bulunmustur. Basbakan Peres,
disisleri bakani Samir, eski disisleri bakani Abba Eban onun onuruna yemek
vermistir; David Kimche de Buthelezi'ye yardim etme sözü vermistir" diyor.38
İsrail
Güney Afrika'daki Zulu kabilesini uzun yıllar "kontra" güç olarak kullandı.
Zuluların yaptığı her eylem, ırkçı beyazlara yarıyordu.
Bugün de Zulular Mandela yönetimine karşı eylem halindeler. Son olarak Zulu kralı "Goodwill Zwelithini (resimde sağda), Mart 1994'te kendi devletini ilan etti. Bu "devlet"in başbakanı ise İsraillilerin yakın dostu, Inkatha Partisi lideri Buthelezi. |
Buthelezi'nin 1985'teki Israil ziyareti sirasinda bir de gizli bir anlasma yapilmis ve Zulu kabilesi içinden olusturalacak paramiliter "ölüm timleri"nin Israil tarafindan egitilmesi kararlastirilmisti. Bu anlasma geregince 1986 yilinda 200 Ikatha militani Israil'e giderek egitim gördü. Egitim, suikast teknikleri, gerilla savasi gibi "konular" üzerineydi. Bu militanlar, Afrika Ulusal Kongresi lider ve üyelerine karsi yillarca kanli saldirilar düzenlediler. Ayrica Ikatha'nin istihbarat servisi sorumlusu Zakhele Khumalo da Israil'de egitim görmüstü.39
Ancak Israil'in tüm bu yardimlarina ragmen, apartheid rejiminin krizi gittikçe büyüdü ve sonunda F. D. Clerk'in Baskanligindaki beyaz rejim, tavizler vermek sonunda kaldi. Birbirlerini izleyen tavizlerin sonunda ülkede ilk kez siyahlarin da katildigi genel seçim yapildi. Nisan 1994'te Güney Afrika'da zencilerin de katildigi seçimleri, Nelson Mandela'nin liderligini yaptigi Afrika Ulusal Kongresi (ANC) kazandi.
Ancak Mandela'nin seçimi kazanmis olmasi, ülkedeki beyaz hegemonyasinin sona erdigi anlamina gelmiyor. Mandela'nin önündeki ilk engel su anda ki anayasal düzen. Beyazlarin hazirlayip bugüne kadar Güney Afrika'daki esitsizlik üzerine kurulu düzenin temeli olan anayasayi degistirmek için % 67'lik bir oran gerekiyor. Bu oran ANC'nin mevcut oy potansiyelinin üstünde. Yani Beyazlar ve diger muhalif gruplardan bir kisim seçmen ANC'yi desteklemedigi sürece zencilerin anayasayi degistirebilmesi imkansiz görünüyor.
Nitekim Israil'in ülkedeki "kontra" gücü olan Zulular da bir yandan çalismalarini sürdürüyorlar. Zulularin yaptigi her eylem, irkçi beyazlara yariyor. Son olarak Zulu krali Goodwill Zwelithini, Mart 1994'te kendi devletini ilan etti. Bu "devlet"in basbakani ise Inkatha Partisi lideri Buthelezi, Israil'in yakin dostu... Buthelezi, Nisan ayinda seçimleri boykot edecegini açiklamisken, sonra bundan vazgeçerek siyahlarin aleyhine olarak seçimlere katildi. Bugün Baskan Mandela, irkçiligi tamamen ortadan kaldirmakla beraber, Inkatha men suplarinin neden oldugu terör eylemlerini de engellemek zorunda. Eger Zululari kontrol altina alamazsa, bu eylemler, irkçi beyazlarin elinde bir daha ki seçimde önemli bir koz haline gelecek. Bu nedenle irkçilar (ve onlarin arkasindaki Israil) destekledikleri bu sürtüsmenin büyümesini bekliyorlar.
Güney Afrika Cumhuriyeti Türkiye elçisi Cornelius Jacobs, "Mandela'nin bir baskan oldugunu ama gücünün ne kadar etkili olabilecegine dair süpheli ifadelerde bulunarak bir daha ki seçimlerde De Klerk'in tekrar baskan olacagindan çok emin oldugunu" hatirlatti. (5 Mart 1994 tarihinde TGRT'de yayinlanan "Dünyaya Bakis" programinda Cornelius Jacobs'la yapilan röportajdan)
Güney Afrika'nin kaderini zaman gösterecek. Ancak beyazlarin—ayni Israil'in Ortadogu'da yaptigi gibi—sahte bir baris ve bir tür "stratejik geri adim"la kendi hegemonyalarini saglamlastirmaya çalistiklari bir gerçek. Güney Afrikalilar'in bu konuda Israil kadar basarili olup olamayacaklarini ilerleyen yillarda görecegiz...
Beyaz Rodezya'nin siyah çogunluga karsi sürdürdügü mücadelenin en büyük destekçileri ise tanidik güçlerdi. Yahudi sermayesinin elindeki büyük Amerikan petrol sirketleri Mobil, Texaco ve Standard Oil —hepsi birer Rockefeller sirketidir— Beyaz Rodezya'yi ayakta tutabilmek için ellerinden gelen yardimi yapmislardi.40
Beyaz Rodezya'ya verilen diger büyük destek de Israil'dendi. Yahudi Devleti, ülkedeki beyaz azinligi iktidarda tutabilmek için elinden geleni yapmisti. Gerçi Israil dünya kamuoyuna farkli bir görüntü çiziyor ve irkçi rejime uygulanan yaptirimlari destekledigi imajini veriyordu, ancak bu bir aldatmacaydi ve Israil'in "ikili politika" geleneginin yine bir örnegini olusturuyordu.
Hallahmi, "Israil'in kendini Rodezya'daki beyaz iktidarin devamina adadigini" not ettikten sonra, iki ülke arasindaki iliskileri aktariyor. Israil farkli alanlarda irkçi rejime destek vermisti. 1977'de Rodezya'ya yüklü miktarda Uzi hafif makineli tüfekleri yollandi. Buna ek olarak, Rodezya "Ruzi" adindaki kendi Uzi versiyonlarini üretme hakkini kazandi. Ruzi, Rodezya ordusunda ve polisinde standart silah haline geldi. 1978 yilinda, Tel-Aviv'den Rodezya rejimine 11 tane Amerikan yapimi Bell 205 helikopteri yollandi. Bu, ülkeye konmus silah ambargosunun da açikça çignenmesi anlamina geliyordu. Rodezya rejimi, bu helikopterleri karsi-gerilla operasyonlari için, yani siyah halkin direnisine karsi kullandi.41
Israil, siyah halkin direnisine karsi Rodezya rejimine baska yönlerden de yardim etti. Rodezya, o siralar sömürge yönetiminden yeni kurtulmus olan "radikal" komsusu Mozambik'le sik sik sinir çatismalarina giriyordu. Rodezya'daki siyah direnis hareketi de Mozambik'te üslenmisti. Israilli askeri uzmanlar, irkçi rejimin "sinir güvenligi" sorununu da giderdiler: General Abraham Orly'nin yönetimindeki bir Israil firmasi, Mozambik ve Rodezya arasinda 500 millik bir "güvenlik kusagi" olusturdu. 1976'da bir Rodezya askeri heyeti Israil'e gelerek üst düzey yetkililerle görüsmüstü.42
Ancak Israil'den gelen tüm bu yardimlar yeterli olmadi. 18 Nisan 1980 günü, ülke siyah halkin yönetimine geçti ve "Zimbabve"ye dönüstü. O gün, Israil için kötü bir gündü...
Kenya,
her zaman için Bati yanlisi bir ülke olmustur. Belki de bunun bir yansimasi
olarak, Kenya liderlerinin ortak özelligi, büyük miktarda haksiz kazanç
saglamalaridir. Örnegin 1964'de ülkenin bagimsizligina önderlik eden Jomo
Kenyatta (solda), bir süre sonra bogazina kadar yolsuzluga batmis ve ülkenin
zenginligini adeta kendi yakin çevresine bölüstürmüstür. Ayrica kendi kabilesi
olan Kikuyu'ya ülkedeki diger kabilelere göre son derece adaletsiz bir
kayirma politikasi uygulamis, diger kabilelere baski uygulamistir. 1978'de
bu kez de Kikuyulu olmayan bir Baskan, Daniel Arap Moi iktidara gelmis,
ancak onun rejimi de en az bir önceki kadar baskici olmustur. Moi rejiminin
bir diger özelligi de, ayni önceki gibi dev boyutlarda yolsuzluklara sahne
olmasidir. Baskan Moi Afrika'daki en zengin insan olarak bilinir, çaldigi
paralar sayesinde elbette...
Israil, ABD'yle birlikte bu baskici ve "hirsiz" rejimlerin basta gelen destekçisidir. Tom Mboya ve Kenyatta gibi ülke liderlerine düzenli ziyaretler yapan CIA, Kenya politikasina dogrudan müdahale etmistir ve Nairobi Israil'in ki de dahil olmak üzere bazi Bati istihbarat servisleri için bir üs olmustur. Kenya'daki Mossad baglantilari Temmuz 1976 Entebbe baskininda açikça ortaya çikmisti. Bu operasyon Kenya destegi ve müdahalesi olmadan gerçeklestirilemezdi. 1980'lerde Israil ve Kenya arasinda son derece dostça iliskiler mevcuttu. Israil resmi görevlileri tarafindan, Kenya'ya, birçok gizli temas yapildi. Mart 1981'de iki Israil temsilcisi Nairobi'ye gizli bir ziyarette bulundu; Disisleri Bakanligi Enternasyonal Isbirligi Bölümü Baskani Rahamim Timor ve Mossad Afrika Bölge Sefi David Kimche. Aralik 1982'de Disisleri Bakani Yitzhak Samir de Kenya'ya kisa bir ziyarette bulundu. O gece Yitzhak Samir Nairobi havaalaninda, sahsi güvenligi için Israil'den yardim isteyen Baskan Mai ile görüstü. Ilerleyen yillarda resmi iliskilerin azalmasi Kenya'nin Israil silahlarini satin almasini durdurmadi.43
Kenya
ile benzerlik gösteren bir diger ülke de Fildisi Sahilleri'ydi. Bati Afrika'da
yer alan ülke, 1960'da Fransiz sömürge yönetiminden bagimsizligini kazandiktan
1990'li yillara dek Félix Houphouët-Boigny (sagda) tarafindan yönetildi.
Boigny, Bati yanlisi bir Üçüncü Dünya lideriydi yani baskici, otoriter
ve "hirsiz"di. Baskent Abidjan'daki bir Fransiz garnizonu tarafindan desteklenen
Boigny, ailesi ve yakin akrabalari ile birlikte ülkenin servetinin büyük
bir bölümünü onyillarca süren rejim boyunca Isviçre bankalarindaki hesaplarina
aktardilar. Boigny'nin kendisi bir keresinde Isviçre bankalarinda—ki bu
bankalarin büyük bölümü yahudi sermayelidir—"milyarlarca dolar" biriktirdigini
övünerek söylemistir. Bu yagma nedeniyle Afrika'nin ekonomik yönden en
parlak ülkelerinden biri olan Fildisi Sahilleri, son dönemlerde hizli bir
inise geçti.
Ve, dogal olarak, Israil'in bu "hirsiz" diktatörle iliskileri çok iyiydi. Houphouët-Boigny, Israil ve Güney Afrika'yla açik açik iliski kuran birkaç Afrika liderinden biri oldu. Fildisi Sahilleri, diger bazi Afrika ülkeleri gibi Yom Kippur savasinin ardindan 8 Kasim 1973'de Israil'le iliskileri kestikten sonra da, diktatörün Israil liderleriyle gizli iliskileri ayni hizda devam etmisti... Israil bu diktatörü kullanarak Fildisi Sahilleri'ni, Mossad'in Bati Afrika'daki en önemli üslerinden biri haline getirdi. Abidjan'daki Mossad istasyonu son derece aktifti ve hem diger ülkelerle ilgili istihbarat yapmakta, hem de diktatöre rejimini korumasi için yardim etmekteydi. Boigny ise iktidari süresinde Yitzhak Rabin, Ariel Saron, Yitzhak Samir gibi Israil liderleri ile sik sik gizli görüsmeler yapti.44
Boigny Israil'den aldigi taktiklerle 1990'larin ortasinda hala iktidarini koruyor. "Hirsiz" diktatör, 1990 yilinda halkin isyana dönüsen tepkileri sonucunda çok partili sisteme geçilecegini ilan etti ve gerçekten de ayni yilin 30 Nisaninda seçim yapildi. Ancak Boigny'nin % 81.7 oy aldigi bu seçim çok açik bir biçimde hileli bir seçimdi. Muhalifler olayi bir "seçim maskaraligi" olarak nitelendirmislerdi. Ancak 90'ina yaklasan hirsiz diktatör, hala "halka ragmen" iktidarda.
Gana, Israil'in Afrika'da ilk yanastigi ülkelerden biriydi. Bati Afrika ülkesi, Israil için tüm siyah Afrika'ya müdahale edebilmek için bir atlama tasi görevini görmüstü. 1957'de Gana'ya giden ve Afrika'daki ilk Israil büyükelçisi olan Ehud Avriel'in gerçekte bir Mossad ajani olusu, Israil'in yaklasimini açikliyordu.
Israil ve Gana arasinda ayni zamanda askeri ve istihbarat isbirligi de kurulmustu. Gana'nin hava kuvvetlerine en son teknolojiyle donatilmis askeri uçaklar temin edilir ve bunlarin egitimi verilirken, istihbarat egitimi de Mossad tarafindan üstleniliyordu. Gana gizli servisindeki görevlilerin, Gana'nin Israil'le diplomatik iliskisi olmadigi zamanlarda bile Mossad'la baglanti içinde olduklari bilinen bir gerçektir.45
1847'de özgürlüklerini kazanan Amerikali siyah kölelerin kurdugu "özgürlük ülkesi" Liberya, tarihi boyunca Bati'nin, özellikle de Amerika'nin istikrarli bir müttefiki oldu. Amerika'nin ülkedeki askeri üsleri, askeri uçaklari için istedigi zaman kullanabilecegi havaalanlari, Liberya'nin Bati yanlisi tutumunun örnekleridir.
Bu istikrarli ittifak içinde Israil'in de yer almamasi düsünülemezdi. Israil 1950'lerden beri Liberya ile baglanti kurdu. 1944'den 1971'deki ölümüne kadar görevde kalan Baskan William Tubman 1960'larda Israil'i ziyaret etti. Liberya'nin "Siyah Siyon" oldugunu belirten Tubman, iki ülkenin birbirine çok benzedigini söylemisti.
Israil,
Liberya ile diplomatik iliski içinde olmadigi yillarda (1973-1984), Liberya
öndegelenleri ve askeri liderleriyle Charles Rosenbaum adli bir Mossad
ajani araciligiyla baglanti kuruyordu. Ariel Saron tarafindan Kasim 1981'de
yapilan gizli bir ziyaret, iki ülke arasindaki iliskilerde yeni bir baslangici
belirledi, sonradan bir Liberya delegasyonu da yine gizli olarak Israil'i
ziyaret etti. Baskan Samuel Doe'nin (solda) rejimi "iç güvenlik"—yani gizli
polisin ve iç istihbarat servislerinin egitimi—konusunda Israil yardimi
aldi. Amerika'da zedelenen imajini düzeltmeye ve Amerika'daki yahudi örgütlerinin
destegini kazanmaya çalisan Liberya, bu hedeflerine ulasmak için diplomatik
iliskilerini yenilemeye ihtiyaç duydu. Israil Baskani Haim Herzog Liberya'ya
bir ziyaretinde Israil'in, Liberya ekonomisini gelistirmede tüm dünyadaki
yahudileri devreye sokacagini ilan etti.46
Çünkü Amerika'daki yahudi lobisini kullanarak IMF'yi yönlendirebilen Israil,
istedigi rejime krediler verdirebiliyordu.
Ancak IMF karti her zaman Israil'in dostlarini desteklemek için kullanilmiyordu. Aksine, çogu Afrika ülkesi IMF araciligiyla fakirlestiriliyor ve Israil ve Batili güçlerin egemenligine girmeye mecbur birakiliyordu. IMF'nin "iyi ettigi" bu ülkelerden biri, Somali'ydi. Ottawa Üniversitesi ögretim üyelerinden Prof. Dr. Michael Chossudovsky, Fransiz Le Monde Diplomatique dergisinin Temmuz 1993 sayisinda "IMF Somali'yi nasil iyi etti" baslikli uzun makalesinde bu konuyu ayrintilariyla anlatmis ve belgelendirmisti.
IMF, çogu ülkeyi benzer "iyi etme" yöntemleri kullanarak fakirlestirdi. Içinde bulunduklari ekonomik krizden kurtulmak için IMF ve Dünya Bankasi gibi kuruluslardan yüksek faizli krediler alan Afrika ülkeleri, bir türlü ilerlemeyen projeler yüzünden borç bataklarina girdiler. Bu durumdan kurtulmalari için gerekli 'kurtarici tavsiyeler' ise yine IMF ve Dünya Bankasi'ndan geldi. Bir numarali tavsiye, günümüzde de pek çok ülkede sihirli reçete sanilan özellestirmeydi. Ancak özellestirme (özellikle acil olarak uygulanmaya konulanlari) programlari fakir Afrika ülkelerinde olumsuz sonuçlar dogurdu.
Ilginçtir, IMF tam da Israil'in izledigi politikayi izliyor
ve kitadaki fasist diktatörleri destekliyordu. Afrika'daki halk talepleri
ise IMF'den hiç itibar görmüyordu. Afrika Sendikalar Birligi Genel Sekreteri
Hassan Sunmonu, Herald Tribune gazetesinde, Dünya Bankasi'nin Afrika sorunlariyla
görevli Baskan Yardimcisi Edward Jaycox'a atfen yazdigi açik mektupta,
IMF'nin bu misyonundan söyle söz ediyordu:
Afrika ülkelerine IMF'nin yardimiyla uzanan Israil sirketlerinin en önemli yönü ise sözkonusu ülkeler üzerinde kurduklari ekonomik kontrol degildir. En önemli yön, bu sirketler araciligiyla Mossad ajanlarinin ülkeye sizmasidir. Örnegin etkili Israil sirketi Red Sea Incoda, böyledir: Israilli gazeteciler Dan Raviv ve Yossi Melman, Red Sea Incoda'nin Mossad'in paravan sirketi oldugunu ve sirketin yöneticiligini yapan Asher Ben Natan adli Israillinin de bir Mossad ajani oldugunu bildirirler.48
IMF tarafindan fakirlestirilen Afrika ülkelerinin tarimsal açigi da ilginç bir biçimde Israil tarafindan karsilamaktadir. Israilliler, Afrika ülkelerine tarimsal verimi artirma teklifi götürdüler ve bu teklif kabul edilince de ülkeye "tarim danismanlari" gönderirler. Ancak bu "tarim danismanlari"nin büyük bir bölümü Mossad ajanidir. Eski Mossad ajani Victor Ostrovsky, Israil'in "tarimsal yardim" görüntüsü altinda pek çok ülkeye Mossad ajanlarini yerlestirdigini bildirmektedir.49
Bu arada Israil'in Afrikali liderlere yanasmak için kullandigi yöntem ilginçtir. Israil, Afrikali liderlerin kafasina, kendisinin gelismekte olan Asya-Afrika dünyasinin tarihi, cografi ve siyasi bakimdan kopmaz bir parçasi oldugunu yerlestirmeyi hedefler. Bu nedenle Israilli devlet adamlari, çesitli Afrika ülkelerinin devlet baskanlari, bakanlar ve is adamlari gibi nüfuzlu kisilerini ülkelerine davet ederler. Bu kisilerle yapilan resmi veya gayri resmi görüsmelerde, Israil'in üzerindeki Arap baskisina ragmen yürütülen siyaset, terörle mücadele, üretim ve teknoloji alanlarinda gösterdigi büyük basari dile getirilir. Görüsmede, genel olarak gelismekte olan ülkeler, özel olarak da Afrika devletleri için Israil'in vazgeçilmez parlak tecrübeleri sayesinde oynayacagi faydali rolü ayrintilariyla anlatilir. Arada, Israil'in Afrika ile olan iliskilerinde siyasal tutkulardan uzak oldugu özellikle vurgulanir.
Israilliler Araplarla savasarak bagimsiz bir yahudi devleti
kurmalarini, Afrika ülkelerinin sömürgeci güçlere karsi verdigi savasa
benzeterek paralellik kurarlar. Onlara göre Israil ile yapilan isbirligi
kendileriyle iliski kuran Afrika ülkesini özgürlük kahramani haline getirebilir.
Yani Israil Afrika ülkelerine "ben de sizin gibi sömürgecilikle savastim"
mesaji vermektedir. Oysa bu büyük bir aldatmacidir: Çünkü Israil'in kendisi
sömürgeci bir güçtür. Eski Mossad seflerinden Isser Harel Afrika ile ilgili
olarak söyle der:
Israil'in Afrika faaliyetleri bugün de ayni hizla sürmektedir. En son olarak 1994 yilinin basinda Kongo'dan gelen bir haber, Yahudi Devleti'nin—Ortadogu'daki sözde baris sürecine ragmen—Afrika'daki militarist düzenin büyük bir ortagi oldugunu bir kez daha ortaya koymustu. "Israil'i Davet Eden Darbeciler" basligiyla basina yansiyan habere göre, Kongo Devlet Baskani Pascal Lissouba'nin muhalifleri, darbe yapmak için Israil'den parali asker ve askeri teçhizat istemislerdi. Kendilerini Kongo Liberal Partisi olarak tanitan muhalifler, Israilli yetkililer ve isadamlariyla görüserek darbenin hazirlanmasi için destek aramislar ve bu yardim karsiliginda iktidari ele geçirmeleri halinde petrol ve maden sektörlerinde Israil'e büyük imtiyazlar vereceklerini söylemislerdi.51
Peki Israil'in böylesine dev bir aktivite içine girmesi, böylesine genis bir strateji izlemesi ne ile açiklanabilir? Çogu "normal" ülke, örnegin Türkiye için, Afrika'nin uzak bir kösesinde kimin iktidara geldigi pek fazla önem tasimaz. Hiçbir "normal" ülke, kendisinden onbinlerce kilometre uzakliktaki Üçüncü Dünya ülkelerinde rejimleri yikmaya ya da ayakta tutmaya çalismaz. Demek ki, Israil "normal" bir ülke degildir. Dünyanin uzak köselerinde olup bitenler, Yahudi Devletini çok yakindan ilgilendirmektedir.
Bunun bize gösterdigi sonuç ise daha önemlidir: Israil, tüm dünyayi kapsayan bir hedef pesindedir ve tüm dünya üzerinde hesaplari vardir. Hallahmi buna "Israil'in global stratejisi" diyor. Dünyadaki hemen her politik mücadelede Israil bir taraftir. (Israil'in Amerika'daki uzantisi olan yahudi lobisi de ayni kurali uygulamaktadir. Yahudi lobisinin hedefi haline gelen ve bu nedenle Baskan Clinton'in istegine ragmen Savunma Bakani olamayan Amiral Inman, bu konuda "eger onlarla (yahudilerle) birlikte degilseniz, onlarin düsmanisinizdir" demisti.)
Bu ise ancak, Israillerin bir "dünya egemenligi" pesinde olduklari ile açiklanabilir. Israil, dünya için belirli bir sistemi, belirli bir modeli, yani Düzen'i uygun görmektedir ve tüm dünyanin da bu Düzen'e boyun egmesine çalismaktadir. Bu boyun egdirme stratejisi içinde Israil'in en büyük düsmani da, Düzen'e tepki duyan halklardir. Iste bu nedenle Israil dünyanin dört bir yanindaki fasist rejimlere destek olmakta, onlara iskence yöntemleri ögretmekte, onlari silahlandirmakta ve gizli polislerini egitmektedir. Çünkü fasizm, halklarin güç kullanilarak baski ve kontrol altina alinmasina yaramaktadir.
Israil'in dünyaya kabul ettirmeye çalistigi Düzen ise önceki bölümlerde de inceledigimiz gibi Kuran'da haber verilen "Israilogullarinin ikinci yükselis ve bozgunculugu"na karsilik gelmektedir. Israil'in Üçüncü Dünya'nin öteki bölgelerindeki faaliyetleri de bunu dogrulamaktadir. Örnegin Orta ve Latin Amerika, "Israilogullarinin bozgunculugu"nu çok yakindan hisseden bir baska Üçüncü Dünya parçasidir.
Noam Chomsky, kitaplarinin büyük kisminda ABD'nin Orta ve Latin Amerika'da uyguladigi politikalari sert biçimde elestirir ve ülkesinin bölgeye ancak ve ancak terör ihrac ettigini ortaya koyar. "Amerika'nin en parlak elestirel beyini" sayilan yazar, Amerika'nin Orta ve Latin Amerika halklarina çektirdigi acilari, ülkesinin sahip oldugu "Culture of Terrorism" (Terörizm Kültürü)ne baglar. Chomsky'nin çalismalarinda, demokrasi ve insan haklari havarisi kesilen ABD'nin, bölge halkinin çektigi acilarda, yasadigi iskencelerde, hedef oldugu kursun ve bombalarda ne denli büyük bir payi oldugunu açikça görebilirsiniz.
Amerika'nin bölgedeki stratejisi, kendi stratejik ve ekonomik çikarlarini koruyacak liderleri ayakta tutmak ve ötekileri iktidardan düsürmektir. Bu arada kita halkinin basina nelerin geldigi ise hiç sorun degildir. Amerika'nin destekledigi ve hepsi de fasist sayilabilecek olan liderlerin en belirgin politikasi ise özellikle Soguk Savas dönemi boyunca, halka karsi acimasiz bir devlet terörü uygulamak ve böylece itaati saglamak olmustur. Örnegin bir zamanlar Amerika'nin en yakin dostu olan Nikaragua diktatörü Somoza'nin kanli rejiminin icraatlari arasinda; yedi yasindaki bir çocugun gerilla muamelesi görerek 12-30 yaslarindaki erkek ve kadinlarin yaninda kursuna dizilmesi, erkeklerin cinsel organlarinin kesilerek agizlarina sokturulmasi ya da kadinlarin sokak ortasinda irzlarina geçilerek öldürülmesine kadar varan iskenceler yer alir.
Bölgeyi kendi arka bahçesi olarak gören Amerika'nin uyguladigi
ve uygulattigi terör az-çok bilinen bir seydir. Ama bu kan gölünün arkasinda
pek fazla bilinmeyen, pek fazla dikkat çekmeyen çok önemli bir ülke daha
vardir. Bu ülkenin bölgeyi "arka bahçe" olarak görmesi mümkün degildir;
kitadan çok uzaklardadir. Ayrica bölgede Amerika kadar ekonomik çikari
da yoktur; bölge ülkelerine uzanan dev uluslararasi sirketlere sahip degildir.
Ama yine de bu ülke, Latin ve Orta Amerika'daki terörü var gücüyle desteklemektedir.
Hem de Amerika'dan çok daha keskin, çok daha sinir tanimaz bir biçimde.
Latin
Amerika'daki diktatörlerin tümü, arkalarındaki İsrail desteği ile iktidarda
kalabilmiştir.
Yanda, bu döktatörlerden ikisi: İsrail'in bölgeye bol miktarda sattığı Kfir bombardıman uçağının altında, Arjantinli faşist cunta lideri General Viola (solda) ve Nikaragualı diktatör Anastasio Somoza... |
Bu ülke, elbette, Israil'dir. Yahudi Devleti, tüm Üçüncü
Dünya halklarinin kontrol altinda tutulmasi amacina yönelik olan "global
strateji"si geregi, bölgeye büyük ilgi göstermektedir. Orta ve Latin Amerika'nin
en kuytu köselerinde Mossad ajanlarina, Israilli askeri uzmanlara, iskence
timlerine ya da ölüm mangalarina rastlayabilirsiniz. Fasist rejimlerin
ya da fasist egilimli gerilla gruplarinin hemen hepsinin elinde Israil
yapimi Uzi ve Galil marka otomatik silahlari görebilirsiniz. Israil, en
az Afrika'da oldugu kadar, Orta ve Latin Amerika'da da faaldir. Benjamin
Beit-Hallahmi, Latin ve Orta Amerika'yi "Israil'in uzaktaki gölgesi" olarak
tanimlar ve söyle der:
Israil'in Orta Amerika faaliyetlerinin merkezi, Guatemala'nin
baskenti Tegucigalpa'da kurulu olan Mossad istasyonudur. Son derece gelismis
olan istasyon Mossad sef yardimcisi tarafindan yönetilir ki, bu da önemli
ve etkili bir Mossad üssü oldugunun göstergesidir. Mossad, bu istasyon
ve ülkelere dagilan ajanlari sayesinde, bölgedeki pek çok "müttefik" gerilla
grubuna egitim vermektedir...
1975'de Israil bölgeye büyük bir silah saticisi olarak girmisti. Bölgeye Israil tarafindan sadece 1984'de 22 milyon dolarlik silah satisi yapilmistir.54 Küçük askeri güçlerin yer aldigi Orta Amerika'da bu çok büyük bir rakamdir. (Karsilastirmak gerekirse, Ortadogu'daki 10.000 tanka karsilik Orta Amerika'nin tümünde 200 tanktan az vardir. Bölge öylesine az gelismistir ki askeri teknolojide 500 silaha, bir ulasim uçagina ve birkaç jete sahip olmak ölüm ve baski teknolojisinde yaptigi fark açisindan büyük önem tasir).
Israil'in Orta Amerika'ya sattigi askeri malzemenin önemli bir kismi da Israil yapimi degildir. Almanya'da üretilen Mauser-98 tüfekleri piyasadan kalktiktan sonra, Israil tarafindan Guatemala'ya satilmistir. Ayrica Israil bölgeye çok sayida Sovyet yapimi silah da satmistir. Böylece Israilliler, sattiklari bu silahlarin kendileriyle bir ilgisi olmadigini öne sürebilmektedirler.
Ancak Israil'in silah satisinda neden bölgede bir numara oldugu ve neden Israillilerin Orta Amerika'da bu denli popüler ve etkili olduklari sorusu akla gelmektedir. Çünkü Amerika Israil'den de büyük bir silah kaynagidir, bölgeye daha yakindir ve sonuçta da bölgeyi "arka bahçe" olarak görmektedir. Amerikalilarin bu özelliklerine karsin Israil nasil olup da bölgede bir numarali silah ve ilham kaynagi olabilmektedir?
Hallahmi, bu soruya cevap verirken, Yahudi Devleti'nin
Orta Amerika'da bu denli popüler olmasinin sirrini, "Israil farki"ni, söyle
anlatiyor:
Oysa Israillilerin böyle bir sorunu yoktur. Onlar istedikleri rejimi desteklerler ve bu konuda ne siyasi kurumlardan, toplumdan tepki görmezler. Isgal altinda yasattigi insanlarin hiçbir hakkini tanimayan Israilliler, dogal olarak "insan haklari" gibi bir kavramdan yoksundurlar ve Üçüncü Dünya'daki en rezil rejimleri büyük bir zevkle destekleyebilmektedirler.
Bu nedenle Israil, Amerikan yönetiminin sicak baktigi ancak desteklemekten çekindigi rejimlerin en büyük dostudur. Knesset (Israil parlamentosu) üyesi Matityahu Peled, bu yüzden "Israil, Amerika yönetiminin Orta Amerika'daki 'kirli is' organizatörüdür" demektedir.56 Israil, Amerika'nin direk müdahale edemedigi durumlarda da müdahale etme serbestisine sahiptir. Tipki Rodezya, Güney Afrika ve Iran'da oldugu gibi.
Son 20-30 yilda Orta ve Latin Amerika'daki Israil aktivitelerine baktigimizda standart bir tablo ile karsilasiriz. Bölge devletlerinin hemen hepsinde fasist rejimler ile halk arasinda büyük bir gerginlik yasanmistir. Halkin büyük bir bölümü rejime tepki duyuyor, bunu bilen rejim tarafindan da "düsman" olarak görülüyor ve baski altina aliniyordu. Fasist rejimler ve onlara destek olan Amerika ve Israil, çogu kez bu halklari "komünist" olmakla suçluyor ve komünizmle mücadele ettiklerini söylüyorlardi. Oysa bu bir aldatmacaydi. Fasist rejimlere karsi gelisen halk hareketleri "komünist" degildi, aksine bu halk hareketlerinin ardindaki en önemli güç, Kilise'ydi. Büyük bölümü Katolik olan kitada, Kilise insan haklarini, esitligi, adaleti savunan örgütlü bir güç olarak fasist rejimlerin ve onlarin destekçilerinin en büyük boy hedefi oldu. Bu nedenle de bölgedeki devlet terörü, en basta Katolik din adamlarini hedef aldi. (Bu tablo, yüzyillar boyu Düzen'le çatismis olan Katolik Kilise'sinin "direnisçi" mirasinin, Vatikan'da olmasa da, Latin Amerika'da hala sürmekte oldugunu gösteriyor.)
Simdi, bu bilgilerin ardindan, Yahudi Devleti'nin Orta ve Latin Amerika'da akittigi kanlari ülke ülke incelemeye baslayabiliriz.
Bu, rejimin halkin tümünü düsman olarak görmesi için yeterliydi.
1960'larda sistemli bir devlet terörü baslatildi. Amnesty International,
yalnizca Ekim 1966 ve Mart 1968 tarihleri arasinda aralarinda çok sayida
din adaminin da yer aldigi 8 bin Guatemala yurttasinin rejimin kurdugu
"ölüm mangalari" tarafindan infaz edildigini bildirmisti. 1972'de bu ölüm
mangalarinin kurbanlarinin sayisi 12 bine, dört yil sonra da 20 bine çikti.
Roma Katolik Piskoposlar Konferansi, hükümetin izledigi politikayi tek
kelimeyle "soykirim" olarak nitelemisti. Amerikali yazar William Blum,
The CIA: A Forgotten History adli kitabinda Guatemala rejiminin iskence
yöntemlerini söyle anlatir:
Orta
Amerika'daki faşist rejimler, iktidarlarını korumak için daima halkın ezilmesi
yolunda gitmişlerdir.
Bu nedenle, her faşist rejim gibi bu rejimler de özel eğitilmiş "güvenlik güçleri" kullanırlar. Bu "güvenlik güçleri", yanda Guatemala ormanlarında "rejim muhalefeti" arayan kontrgerilla askerleri gibi çoğu kez özel eğitilmiş "ölüm timleri"dir. Sözkonusu ölüm timlerinin arkasındaki en büyük destekçi ise İsrail'dir. |
William Blum, kitabinda Guatemala yerlisi bir kadinin
ifadelerini aktarmaktadir. Ailesiyle birlikte "rejim muhalifi" olma suçundan
sorgulanmaya götürülen Rigoberta Menchu Tum adli kadin, 9 Aralik 1979 günü
basina gelen olaylari söyle anlatmaktadir:
Bunlar yalnizca bir iki küçük örnektir. Guatemala'da
önce General Romeo Lucas Garcia sonra da General Efrain Rios Montt tarafindan
yönetilen fasist cunta rejimi, benzeri sekillerde yüzbinden fazla insani
öldürmüstür. William Blum, rejimin güvenlik kuvvetleri tarafindan "gözleri
oyulan, testisleri kesilerek agizlarina sokulan, elleri ve kollari koparilan"
kurbanlardan, "gögüsleri kesilen" kadinlardan da söz etmektedir.
Peki böylesine kanli, böylesine acimasiz bir rejim kimin
sayesinde ayakta durmaktadir? Noam Chomsky, bu konuda söyle der:
Hallahmi, Israil-Guatemala iliskisi hakkinda detayli
bilgiler vermektedir. "Guatemala'da sonu gelmeyen katliam politikalari
izleyenlerin hepsinin ortak noktasi, Israil'e sadece askeri malzeme kaynagi
olarak degil, ilham kaynagi olarak da borçlu olduklarini pervasizca belirtmeleridir"
diyen Israilli yazar, ülkesinin, Guatemala askeri rejimlerinin "ana destegi"
oldugunu ve hem General Romeo Lucas Garcia'ya hem de General Efrain Rios
Montt'a kayitsiz sartsiz yardim ettigini bildirir.60
1970'lerin ortalarinda Israil Guatemala'nin en büyük silah tedarikçisi olmus ve 1977'den sonra da neredeyse bu ülkeye silah satan tek ülke haline gelmistir. Kasim 1977'de Guatemala ordusu, orduyu tamamen Israil silahlariyla donandirma programinin bir parçasi olarak Amerika yapimi eski Grand M-1 tüfeklerini Israil yapimi Galil tüfekleriyle degistirmistir. 1983'de Israil Savunma Bakanligi, Israil'in 1948 savasinda kullanmis oldugu eski Mauser 98'i Guatemala'ya satmistir.61
Israil, Guatemala'ya silahin yaninda "know-how" da satmaktadir! Guatemala'da çok sayida Israilli ordu ve istihbarat uzmani vardir ve bunlar, Guatemala'daki "iç güvenlik birimleri"nin gerilla örgütüne ve sivil halka karsi giristigi operasyonlara (yani az önce degindigimiz iskencelere) yardim etmistir. Israil danismanlari ayni zamanda acimasiz Guatemala gizli polisiyle birlikte çalismislardir. Israilli uzmanlarin Guatemala gizli polisine ögrettiklerinin basinda, "halkin fislenmesi" gelir. Israillilerin yardimiyla, Guatemala nüfusunun %80'i isimleri ve diger detaylarla birlikte bilgisayara kaydedilmistir. Gerilla kaynaklarinin iddialarina göre bu bilgisayar sistemi, fasist ölüm mangalarinin isim listelerini temin etmekte kullanilmistir. Güvenilir kaynaklara göre, ülkede faaliyet göstermis Israilli uzmanlarin sayisi 40'i bulmaktadir ve bunlarin çogu Guatemala istihbarat servisinde çalismistir.62
Israil, bunlarin yaninda bir de Guatemala rejimi lehinde ABD'de lobi yapmistir. Guatemala rejiminin yaptigi "insan haklari ihlalleri" (yani katliamlar) hakkinda Amerikan Kongresi'nde yükselen sesler, Israil lobisinin Guatemala rejimine büyük destek vermesi sayesinde susturulmustur.63
Guatemala'daki vahsetin ardindaki bu Israil faktörüyle, bölgedeki diger ülkelere baktigimizda da karsilasmak mümkündür. El Salvador bir diger ilginç örnektir.
![]() |
![]() |
| El Salvador'daki faşist ölüm mangaları da diğer benzerleri gibi İsrail tarafından eğitilmiş ve silahlandırılmıştı. Solda, El Salvador ordusunun rutin icraatlerindan bir; "rejim muhalifi" olma suçundan dolayı "infaz" edilen siviller. Sağda, ülkedeki "aşırı sağcı ölüm timleri"nin bir başka "infaz"ı. | |
Darbe ile iktidari ele geçiren fasist rejim ile ona karsi direnen gerilla gruplari arasinda mücadelede, kitanin diger ülkelerinde oldugu gibi halk kurban edilmisti. Nokta, ülkedeki durumu tasvir ederken söyle yaziyordu: "Hükümet güçleri gerillalar ile diger halk kesimi arasinda ayirim gözetmeden tetige basiyor. Bir baskentli söyle diyor: Ordu gelir ve sadece öldürür!" 64
Amerika tarafindan desteklenen fasist El Salvador rejimi, 1960'lardan bu yana sistemli olarak rejim muhaliflerini ortadan kaldirdi. En çok hedef alinan gruplar; sendika liderleri, köylü organizasyonlari ve Kilise'ydi. Hükümetin yönetimindeki asiri sagci "ölüm mangalari"nin en sik kullandigi sloganlarin basinda "Vatansever ol, bir rahip öldür" slogani geliyordu; çünkü rahipler, "rejime karsi itaatsizligi yaymakla" suçlanmaktaydilar. "Güvenlik güçleri" tarafindan kullanilan iskence yöntemleri Guatemala'dakinden farkli degildi.
Ve tahmin edilebilecegi gibi Israil, El Salvador'daki
fasist rejimin basta gelen destekçisiydi. El Salvador'la ilk büyük askeri
anlasma 1973'de yapildi ve Israil, Salvador hava gücünü Orta Amerika'daki
en iyi hava gücü yapmayi taahhüt etti. Israil, El Salvador'a 49 uçak satmayi
kabul etti. Hava Kuvvetleri Albayi Rafael Bustillo'nun belirttigine göre—"sadece
gelen ve öldüren"—El Salvador ordusu, 1970'lerden sonra Israil yapimi napalm
bombalari kullanmaya basladi.65
![]() |
Orta
Amerika'nın hemen her ülkesinde temelde iki taraf vardır: İsrail ve onun
Amerikalı uzantıları tarafından desteklenen faşist rejimler ve temelde
Katolik Kilisesi tarafından desteklenen halk. Bu nedenle, İsrail destekli
faşistlerin hedefeleri arasında kilise ve din adamları önemli bir yer tutar.
Üstte bir Kilise'ye düzenlenen baskın sonrasında El Salvador hükümet askerleri
ve yine El Salvador'da işkence ile öldürülen 6 Cizvit rahibi. |
1980'lerde ise El Salvador Israil'le "anti-gerilla (kontrgerilla) güvenlik yardimi" hakkinda gizli anlasmalar yapti. Salvador Demokratik Devrimci Cephesi temsilcisi Arnaldo Romas, Israil'in El Salvador'da 50 askeri danisman bulundurdugunu söylemisti. Diger bazi raporlara göre ise bu sayi 100'dü. Israil askeri uzmanlari, Salvador ordusunun gerillalara karsi uyguladigi stratejinin degismesine ve daha saldirgan ve baskici taktikler kullanilmasina öncülük ettiler. Israilli akil hocalarindan esinlenen Albay Sigifredo Ochoa, saldirgan bir taktik ustasi olarak ün kazandi. Israil, ülkedeki devlet terörünün en büyük sorumlusu olan ve "ölüm mangalari" adiyla da anilan karsi-istihbarat ekiplerini egitiyordu. Içisleri Bakani yardimcisi Fransisco Guemay Guerra, 1979'da yapilan bir röportajda vahsetleriyle ünlü ANSESAL adli ölüm mangalariyla çalismak üzere Israilli ajanlarin Salvador'da istasyon kurduklarini belirtmisti.66 ANSESAL birliklerinde Israilliler tarafindan egitilen Roberto D'Aubisson, daha sonra asiri sagci ARENA partisini kurdu. D'Aubisson, bu arada ülkedeki devlet terörünü ve fail-i meçhulleri organize etmeye devam etti.67
Israilli uzmanlar ayrica ayni Guatemala'da yaptiklari gibi Salvador gizli polisine bilgisayar teknolojisi kazandirarak "halki fislemeyi" ögretmislerdi. Israil'in fasist rejime olan destegi o denli belirgindi ki, direnisçi gerillalar 1979'da Israil Büyükelçisini kaçirmis ve onun fasist rejime silah satisini organize etmesi nedeniyle "savas suçlusu" oldugunu ilan etmislerdi. 2 Agustos 1982'de El Salvador'un geçici baskaninin oglu Ernesto Magana tarafindan baskanlik edilen ve iki bakandan olusan bir yüksek düzey delegasyon, El Salvador'dan gizlice Israil'e geldi. Delegasyon, basbakan Begin'le görüserek ekonomik ve askeri yardim hakkinda görüstü.68
Amerikan US News and World Report dergisi söyle yazmisti: "Israil'in önemli müsterileri arasinda Napoleon Duarte tarafindan yönetilen El Salvador iktidar cuntasi var ki, bu cuntanin silahli kuvvetleri bu sene ayda ortalama 2000 insan öldürdüler. Cuntanin askeri malzemelerinin % 85'i Israil'den geliyor..." 69
Ayrica Israil, her fasist rejimin oldugu gibi El Salvador'un da ilham kaynagidir. Benjamin Beit-Hallahmi söyle diyor: "Salvador ordu subaylari Israil'e olan hayranliklarini sik sik belirtmislerdir. El Salvador'daki Ochoa ve D'Aubisson gibi asiri sagcilar, kendilerine model olarak genelde Israil'i kabul ederler." 70
Nikaragua, 1912 ve 1913 yillari arasinda Amerikan güçleri tarafindan isgal edilmisti. Amerikan deniz kuvvetinin yerini almak üzere askeri bir kuvvet olusturuldu ve 1936'dan sonra Somoza ailesi bu askeri kuvveti yönetmeye baslayarak ülkenin büyük bir kismina sahip oldu. Böylece 1979'a dek sürecek olan Somoza diktatörlügü baslamis oldu. Rejim, ülkenin Somoza ailesi tarafindan inanilmaz bir biçimde sömürülmesine dayaniyordu. Amerikali gazeteci Shirley Christian bu durumu "1936'dan 17 Temmuz 1979'a dek Nikaragua, Anastasio Somoza Garcia'ya ve onun ailesi ve yakin çevresine ait olmustur" diyerek özetliyor.71
Somoza rejiminin bir baska özelligi de, Orta Amerika'nin geneline uygun olarak, kanli bir rejim olusuydu. 43 yillik Somoza iktidari sirasinda "rejim muhalifi" oldugu düsünülen onbinlerce insan acimasizca öldürüldü. William Blum, Somoza'nin sürekli sikiyönetim halindeki "güvenlik güçleri"nin, zamanlarini "kadinlara tecavüz ederek, rejim muhaliflerine iskence yaparak, köylüleri katliamdan geçirerek, insanlari yagmalayarak" geçirdiklerini yazar.72 Baska kaynaklarda, Somoza rejiminin baskilari anlatilirken; "yedi yasindaki bir çocugun gerilla muamelesi görerek 12-30 yaslarindaki erkek ve kadinlarin yaninda kursuna dizilmesi, erkeklerin cinsel organlarinin kesilerek agizlarina sokturulmasina kadar varan iskencelerden, kadinlarin sokak ortasinda irzlarina geçilerek öldürülmeleri"nden söz edilir.73
Israil, henüz daha 1950'li yillarin basinda bu "hirsiz" ve eli kanli diktatörün stratejik önemini kesfetmisti. Somoza'ya 1950'lerin basinda Israil askeri yardimi teklif edildi. O zamanin Savunma Bakanligi sekreteri olan Simon Peres, 1957'de Anastasio Somoza Debayle'ye bir mektup yazarak ihtiyaci olan her türlü yardimi verebileceklerini bildirmisti.74
Iliskiler kisa sürede ve hizla gelisti. 1961'de Somoza'nin emri altindaki Ulusal Ordu, Israil'den üç adet tank ve 40 zirhli araba satin aldi. Bu arada Somoza Israil silahlarina merak sarmis ve onun görebilmesi için baskent Managua'ya tüm Israil silahlarindan örnekler getirilmisti. 1975'te Galil tüfeklerini tasarlayan Israel Galili, Nikaragua'ya gitti ve Somoza ile çok samimi bir görüsme yapti. Ayni yil Disisleri Bakani Yigal Allon, diger bazi yahudi misafirlerle birlikte Somoza'nin Managua gemisindeki kahvaltiya katildi.75
1970'li yillar boyunca Israil'in Somoza rejimine silah satisi sürdü. Ancak asil büyük ticaret, Amerika'nin 1978'de Somoza'ya yaptigi yardimi kesmesiyle basladi. Amerika Somoza'nin rejim muhalifi olan Sandinista gerillalarina ve halka karsi yaptigi katliamlarin ayyuka çikmasi nedeniyle artik diktatörü destekleyemez olmustu. Oysa böyle seyler Israil için hiç sorun degildi. Yahudi Devleti, Somoza'nin en son ve kanli günlerinde, ona en büyük destegi verdi. Eylül 1978'de Israil'den Somoza'ya 5 bin Galil, 5 yüz Uzi tüfegi, arti cephane, el bombalari ve dört devriye gemisi yollandi. 1979 bahari boyunca Somoza'nin hava birlikleri Israil yapimi Arava uçaklari ile Managua'nin fakir varoslarini bombaladi. Somoza ile Sandinistalar arasinda arabuluculuk yapan diplomatlara göre, Somoza'nin Sandinistalara teslim olmakta direnmesinin nedenlerinden biri, Israil'in öyle ya da böyle milli muhafiz kuvvetinin ihtiyacini gidereceginden emin olmasiydi.76
Ancak Israil'in tüm bu yardimlari Nikaragua diktatörünü kurtaramadi. Sandinistalar 17 Temmuz 1979'da iktidari ele geçirdiler. Somoza ise Miami'ye kaçti. Ülkede yaptigi "hirsizlik" ise hayret vericiydi: Somoza ailesi, 1979 basinda, tüm ülkedeki ekilebilir topraklarin 1/5'ini, en büyük 26 sinai kurulusunu, 8 seker kamisi plantasyonunu, bir çok rafineriyi vb. elinde tutuyordu. Ayrica alkol tekeli, çesitli besin endüstrilerinin denetimi, Avrupa otomobil firmalarinin acenteligi, ülkenin tek ulusal havayolu sirketi, çesitli deniz nakliyat sirketleri, tekstil ve çimento sanayinde önemli miktarda hisse, bir banka, bir tasarruf ve kredi sandigi ve çesitli ABD firmalariyla ortakliklar da servetinin unsurlari arasindaydi. Miami'ye kaçtiginda diktatörün serveti 900 milyon dolari buluyordu. Halkin üçte ikisi ise yilda 300 dolardan daha az kazaniyordu.
Somoza iktidari düserken, diktatörün Israil'le olan yakin baglantisi da ortaya çikti. Sandinista askerleri o yaz Somoza birliklerini yenerek baskent Managua'ya dogru ilerlerken henüz kutulari açilmamis çok sayida Israil silahi elegeçirdiler. Zaten savastiklari Somoza askerleri, özellikle son dönemde, ellerindeki Uzi ve Galil'ler ya da baslarindaki Israil yapimi migferlerle birer Israil askerine benziyorlardi.
Daha sonra arastirilan Somoza arsivleri, diktatörün daha henüz Israil'in kurulus döneminde, 1948 savasinda Yahudi Devleti'ne yardim ettigini, Israillilerin de bu yardimin karsiligi olarak Somoza'nin New York bankalarindaki hesabina 200 bin dolar yatirdigini ortaya çikardi.77
Ancak CIA kisa bir süre sonra, Somoza rejimini özleyen fasist egilimli Nikaragualilari egitmeye basladi. "Kontra" adi verilen bu gerilla gruplari bir süre sonra Sandinist rejime karsi bir tür iç savas baslattilar. Kontralarin hedeflerinin basinda da, Sandinist rejimi destekleyen halk yiginlari geliyordu; halk, terör ve vahset yoluyla hizaya getirilmeliydi.
Burada bir nokta ilginçti: ABD, Sandinistleri "Sovyet
uydusu" ve "komünist" olmakla suçluyor ve bu "kizil"lara karsi da antikomünist
kontra gerillalarini destekledigini söylüyordu. Oysa bu bir aldatmacaydi.
Sandinistalar "Sovyet uydusu" degildiler, yalnizca kendi ülkelerinde sosyalist
bir ekonomik düzen kurmak isteyen bir "bagimsiz sol" harekettiler. Ancak
"bagimsiz sol", Sovyetlerle gizli bir uzlasma içinde olan ABD'nin hiç hosuna
gitmeyen bir kavramdi (bkz. 6. bölüm). Sandinistalarin ilginç bir baska
yönü de Katolik Kilisesi tarafindan desteklenmeleriydi; bu da Amerika için
olumlu bir sey degildi. Bu nedenle ABD yalnizca Sandinistalari "Sovyet
uydusu" olarak göstermekle kalmadi, bir yandan da onlari gerçekten de "Sovyet
uydusu" yapmaya çalisti. Noam Chomsky, bu konuda söyle diyor:
Bu antikomünist yaygara içinde Amerika Nikaragua'nin
bütün çapulcularini "vatansever"lik görüntüsü altinda topladi, egitti,
silahlandirdi ve Nikaragua'da yillar süren iç savasi baslatti.
![]() |
Solda,
kilise tarafından desteklenen sol eğitimli Sandinista gerillaları, İsrail'in
desteklediği Somoza diktasını devirebilmek için uzun bir mücadele vermişlerdi.
Devrim sonrasında ise İsrail ülkeyi faşist yapma sevdasından vaz geçmedi.
CIA tarafından örgütlenen faşist kontra gerillaları, Nikaragua'daki iç
savaşı İsrail'in silahları ve askeri uzmanları sayesinde sürdürdüler.Sağda,
Nikaragua ormanlarında bir kontra birliği, yıl 1987. |
Ancak Amerika bu iste yalniz degildi. Israil de kontralarin egitilmesi ve silahlandirilmasi isinde Amerika'nin yanindaydi. Israil daha önce de Somoza rejimine destek oldugu için, kontralara destek vermesi pek de sasirtici degildi aslinda. CIA 1981'de kontralari organize ederken, Mossad komandolari da bölgeye gelmis ve kontra birliklerine egitim vermeye baslamisti. Hatta Kosta Rika'da üstlenmis olan kontra, CIA yardimini reddederken, Israil'in destegini severek kabul etmisti.79 Bu, Israil'in Latin Amerika fasistleri tarafindan sertligi ve acimasizligi nedeniyle "gringolar"a tercih edilmesinin örneklerinden biriydi.
Aralik 1982'de Israil Savunma Bakani Ariel Saron Honduras'a bir ziyaret yapti ve bu ziyareti sirasinda kontra grubu FDN'nin (Nikaragua Demokratik Gücü) lideriyle görüstü. O günden beri Nikaragua'da Sandinist rejim de sik sik Israil'in kontralara destegini duyurdu. Nikaragua Basbakani Daniel Ortega, Israilli danismanlarin açik ve gizli olarak kontralari egittigini belirtti.
ABD'li yetkililer ilk olarak1983'de "Israil destegini" rapor ettiler. Reagan hükümetinin yetkilileri Haziran 1983'deki New York Times'a verdikleri demeçte; Israil'in ABD'nin ricasiyla FKÖ'den ele geçirdigi silahlari, Nikaraguali direnisçilere gönderdigini söylediler. CIA kaynaklarina göre, Israil yardim merkezi olarak Honduras'i kullaniyor ve CIA tarafindan finanse ediliyordu. ABD'lilere göre Israil'in yardimi milyonlarca dolar tutarindaydi ve Güney Amerika'daki kontralara dogrudan iletiliyordu.
Israil ilk olarak Temmuz 1983'de kontralara silah sagladi. ABD hükümetinin hem içinden hem de disindan bilinen kaynaklara göre, Amerikan Kongresi askeri yardimi kesse bile, Israil Orta Amerika'daki ABD dostlarina yardim edecekti. Yani silah kaynagi olarak da Israil, kontralar için "gringolar"dan daha güvenilirdi. Reagan hükümetinin yetkilileri Israil'in kontralara para yardimi yaptigini vurguladilar. Mart 1985'de hazirlanan rapora göre Israil, kontralara para yardimini son aylarda arttirmisti. Israil, Honduras ve El Salvador kontralara dogrudan askeri destek saglayan ülkelerdi. Öyle veya böyle Israil herkesin listesindeydi.80
Kontra liderlerinin kendileri de Israil destegiyle ilgili en iyi haber kaynaklariydilar. Kosta Rika'dan gelen raporlar, Eden Pastora ve grubunun arasinda Israilli danismanlar ve ellerinde Israil silahlari oldugunu bildiriyorlardi. Kontralar, Honduras'da merkez kurmustu. Lideri Adolfo Calero, Nikaragua'daki Coca-Cola'nin eski patronuydu. Grubun adi belirtilmeyen liderlerinden biri söyle diyordu: "Bir hükümete ihtiyacimiz var. Israil'in en iyi fikir oldugunu düsündük; çünkü onlarin teknik deneyimleri var." Bir baska kontra lideri Enrique Bermudez 23 Nisan 1984'de NBC televizyonuna verdigi demeçte; Israil'den silah aldiklarini söylüyordu. Bir baska FDN lideri Edgar Chamoro ise Time'a söyle diyordu: "Israil'li istihbarat uzmanlari CIA'e kontralari egitmesi için yardim etti. Emekli olmus Israil ordusu komutanlari gölge firmalar tarafindan ise alinarak direnisçilere yardim ettiler." 81
Ancak Israil'in olaydaki tüm bu rolüne ragmen, dünya kamuoyu kontra-Israil baglantisini fazla duymadi. Çünkü Israil her zamanki taktigini kullaniyor ve "ikili politika" izliyordu. Resmi olarak Israil, kontralarla herhangi bir baglantisi oldugunu reddediyordu. Bati medyasi da Israil'in olaydaki rolünü küçük göstermek egilimindeydi. ABD'li bir istihbarat uzmani bu konuda söyle demisti: "Israilliler gizli bir operasyonun nasil yönetilecegini çok iyi biliyor lar."82 Israil'in kontra operasyonunu gizli tutmak için kullandiklari bir yöntem de, bu fasist birliklerin eline Sovyet yapimi silah verilmesiydi. Böylece silahlarin kaynagi ortaya çikmiyordu.
Kontralarin aldiklari Israil egitimi, en çarpici sonucunu Nikaragua halkina karsi uygulanan inanilmaz vahsetlerde ortaya çikardi. Iskence ve katliam konusunda "uzman" olan ve bu bilgilerini de dünyanin dört bir yanindaki müttefiklerine aktaran, "know-how" ihracati yapan Israilliler, Orta Amerika'da akan kanlarin basta gelen sorumlusu oldular.
Mossad, kontralari, "gerilla savasindaki psikolojik operasyonlar" üzerinde egitti ve düzenli olarak siddete devam edildi. Bu arada halka, kendilerinin Rus emperyalistlerden kurtarilmaya çalisildigi söyleniyordu. Önemli isimlere suikast önerileri ve girisimleri yapildi. Kontralarin saldirilari sadece stratejik hedeflerle kisitli degildi. Kasitli olarak sivil köylüleri de öldürüyorlardi. Bu cinayetleri islerken de halki mümkün oldugunca çok yilginliga ugratabilmek için en acimasiz metotlari kullanmaktan çekinmiyorlardi. Bunlardan bir örnek Ingiliz basininda söyle anlatiliyordu: "Rosa'nin gögüsleri kesilmisti. Sonra gögsü yarilip kalbi çikarilmisti. Erkeklerin kollarini kirip, testislerini kesiyorlar ve gözlerini oyuyorlardi. Bogazlarini kesip, bu yariklarindan dillerini disari çikararak öldürmüslerdi." 83
Olay iki açidan ilginçti: Birincisi, Amerikan yönetiminden bir grubun, kontralari Kongre'nin kararlarina ragmen desteklemek için bu denli gizli ve garip bir yol kullanmasiydi. Ikinci ve asil ilginç yön ise Amerika'nin, kendisini "Büyük Seytan" olarak gören Iran yönetimine neden ve nasil silah sattigiydi.
Bir süre sonra ortaya çikan bilgiler durumu daha da garip hale getirdi: Irangate, asil olarak bir Israil operasyonuydu. Iran'a silah satip bu parayla kontralari destekleme fikrini Israilliler vermisti. Bu konuyla ilgili haberler Türk basinina da yansimisti. "Irangate önerisi Israil'in" basligiyla verilen bir haberde söyle deniyordu: "ABD'nin Iran'a gizli silah satisini Israil'in önerdigi ortaya çikti. ABD'yi sarsan, Ortadogu'yu karistiran Irangate Skandali'nin Israil'in önerisi üzerine gerçeklestigi anlasildi." 84
Peki Israil neden Iran'a silah satmak istemis olabilirdi? Iran rejimi, Amerika'ya duydugu antipatinin belki daha da siddetlisini Israil'e karsi da duyuyordu. Bunu fiiliyata dökmekten de kaçinmiyordu. Güney Lübnan'da üstlenen ve 1983'den sonra buradan Israil hedeflerine büyük misillemeler düzenleyen Hizbullah örgütü de en büyük destegini Iran'dan aliyordu. Israil'in Iran rejimine karsi oldugu bu nedenle son derece açikti. Hatta bu yüzden Sah'in devrilmek üzere oldugu siralarda, Ariel Saron Israil komandolarini Sah'i kurtarmak için devreye sokmaya çalismisti.
Peki neden Israil, Amerika'yi devreye sokarak basdüsmanina silah satiyordu?
Benjamin
Beit-Hallahmi bu soruya ikna edici bir cevap veriyor. Israilli yazarin
bildirdigine göre, Israil, Iran ordusuna silah satarak, Iran rejimine fazla
sicak bakmayan bazi ordu güçleriyle bir baglanti kurmak niyetindeydi. Nitekim
Israil'in Amerika Büyükelçisi Mose Arens 1982 yilinda bu yönde bir açiklama
yapmis ve Israil'in Iran ordusuna uzanan kanallari açik tutmak için onlara
silah sattigini, ancak nihai hedefinin Humeyni rejimini yikmak oldugunu
söylemisti. Israil, Iran içindeki "radikal olmayan" unsurlari destekleyerek,
radikal rejimi uzun vadede çökertebilecegini hesapliyordu. Nitekim Israil'in
Iran'daki rejimi devirmek için darbe planlari yaptigina dair açik isaretler
vardi. 8 Subat 1982 tarihinde Israil televizyonunda yayinlanan bir programda
Disisleri üst düzey görevlisi ve Mossad'in eski Afrika sefi David Kimche,
Iran eski büyükelçisi Uri Lubrani ve eski Tahran askeri atesesi General
Yaakov Nimrodi (sol üstte) ile yapilan röportajlar yayinlandi. Lubrani,
bu programda Humeyni hükümetine karsi askeri bir darbenin mümkün oldugunu
ve Tahran'in yüz tank ve "yalnizca" onbin ölü ile ele geçirilebilecegini
söylemisti.85 Programa
katilan diger iki kisinin, Mossad ajani David Kimche ve Kürt yahudisi Yaakov
Nimrodi'nin, Iran'a silah satisini organize eden en önemli iki isim oldugu
yillar sonra ortaya çikacakti.
Israil'in Iran ordusu içindeki rejim muhalifleri ile iliski kurma plani, dogrusunu söylemek gerekirse, mantikliydi. Çünkü o dönemde gerçekten de özellikle askeri kesimde Sah dönemine özlem duyanlar vardi. Bunlar bir de kendi aralarinda önemli bir örgütlenme kurmuslardi: Bir mason locasi!... Nokta dergisi bu konuyla ilgili ilginç bir haber yapmis ve Iran'in silah aliminda Hocatiye Locasi adiyla bilinen gizli bir mason locasinin üyelerinin önemli rolü oldugunu yazmisti.86 Israil'in silah satisi araciligiyla baglanti kurmak ve kendilerine darbe yaptirmak istedigi "ordu içindeki rejim muhalifleri", büyük ihtimalle bu Hocatiye Locasi'nin üyeleriydiler. Yahudi Devleti'nin masonlarla isbirligi yapmasindan daha dogal ne olabilirdi ki?
Sonuçta Israil "yüz tank ve onbin ölü ile" Tahran rejimini düsüremedi, istedigi darbeyi yapamadi. Ancak Yahudi Devleti yine de Irangate'ten oldukça karli çikti.
Herseyden önce Israil, Iran'a bozuk ve kalitesiz silahlar yollamis, onlarin yerine ise Amerika'dan son derece kaliteli silahlar almisti. Israilliler, Amerikalilarin dogrudan Iran'a gönderilmesi için kendilerine verdikleri silahlari da yine ellerindeki bozuk silahlarla degistirip Iran'a yollamislardi. Nikaraguali kontralara verildigi ileri sürülen 30 milyon dolarin da Israil'in elinde oldugu da ortaya çikmisti. "Beyaz Saray'a yakin kaynaklar", Israil'in degerleri 10 milyon dolar olan silahlari Iran'a 40 milyon dolara sattigini bunun 10 milyonunu Amerikan yönetimine teslim ettikten sonra, kalan 30 milyonu bir Isviçre bankasina yatirdigini söylemislerdi.87 Bir baska habere göre ise Israil, Amerika'dan gelen bir kisim Hawk roketlerini kendi elindeki bozuk Hawklarla degistirip Iran'a yollamisti.88
Israil, Iran'a silah satisindan farkli bir kar daha elde etmisti. Yahudi Devleti, Iran'a silah satma teklifi götürürken Iran yahudilerinin Israil'e göç etmesi için izin verilmesi sartini kosmustu. Londra, Paris ve Cidde'de yayinlanan El Sark El Avsat gazetesinin "Iran falasalari" basligi ile verdigi haberde, silah pazarligina Iran'da yasayan binlerce Yahudinin de dahil edildigini bildirilmisti. Gazete, Iran hükümetinin verdigi izin üzerine, bir kaç ay içinde 800 kadar yahudinin Israil'e gitmek üzere Amerika'ya geldiklerini ve haftada ortalama 70 Iranli yahudinin ülkeyi terkettigini yazmisti.
Kisacasi Irangate, Israil için kisa günün kari olmustu: Iran'a bozuk silah lar yollanirken, Israil stoklari yenilenmis, "Iran Falasalari"na kapi açilmis ve Amerikan-Israil ikilisi tarafindan kontralara para ve silah aktarilmisti.
Irangate'le ilgili bu bilgilerin ardindan, simdi yeniden kontralara ve Orta Amerika'ya dönebiliriz.
Amerikali yazarlar Andrew ve Leslie Cockburn, Honduras fasistlerinin Israil'le olan yakin baglantilarina deginiyorlar. Yazdiklari Dangerous Liason: The Inside Story of the US-Israeli Covert Relationship adli kitapta, Pesakh Ben Or ve Emil Sa'ada isimli Mossad ajanlarinin Honduras fasistleri ile olan baglantilari anlatiliyor. Bu iki Mossad ajani da iskence ve devlet terörü konusunda uzmanlar. Emil Sa'ada bir keresinde kendisine sorulan "ne is yaparsiniz" sorusuna "adam öldürürüm" diye cevap veriyor. Sa'ada, Mossad'in Honduras baskenti Tegucigalpa'daki istasyonunda görevli ve Honduras gizli polisinin ve ölüm mangalarinin egitilmesi isini üzerine aliyor. Özellikle rejim muhaliflerine karsi "fail-i meçhul"ler gerçeklestiren "Birlik 316" adli ünlü ölüm mangasi Israilliler tarafindan egitiliyor. Bu manganin 1984 yilindan bu yana tam ikibinelli kisiyi "infaz" ettigi biliniyor. Israillilerin egittigi ölüm mangalari pek çok din adami da öldürüyorlar, bunlarin basinda San Salvador Basrahibi Romero var.93
Duvalier rejimi, bölgedeki gelenege uygun olarak, baskici
bir dikta rejimiydi. Hallahmi, Duvalier rejimi ile Israil arasindaki iliskilerden
söyle söz ediyor:
Duvalier döneminde Israilli isadamlari da Haiti'de oldukça faaldi. Bu isadamlarinin hepsi Duvalier ailesi ve arkadaslariyla is yapiyordu. Çünkü Duvalier ve yakin çevresi disinda, ülkedeki insanlarin sahip oldugu hiçbir sey yoktu.
Ocak 1986'da Duvalier rejimi yikildi. Ardindan gelen hükümetler istikrarli bir iktidar kuramadilar. Bu dönem Amerika'nin 1994'teki Haiti müdahalesine kadar sürdü. Amerikan yönetimi, ülkede askeri bir diktanin isbasinda oldugunu öne sürerek "demokrasiyi yerlestirmek" (!) için Haiti'ye asker çikardi.
Oysa isin içyüzü çok farkliydi. Amerikan müdahalesi sirasinda Haiti'de iktidari elinde tutan askeri cunta, daha önce Amerikalilar'in yardimi ile, ülkenin 1990 yilinda seçimle isbasina gelen Baskani Jean B. Aristide'i devirmisti. Çünkü gerçekte bir rahip olan Aristide Amerikalilarin fazla hosuna gitmiyordu. Hatta CIA, onun yolunu kesebilmek için hakkinda "deli" raporu bile üretmisti. Cunta Amerikan yardimi ile Aristide'i devirdikten bir süre sonra Amerika'ya ters düsen bazi tavirlar göstermeye basladi. Bunun ardindan da Amerikan askeri müdahalesi geldi.
Amerika'nin askeri müdahale ile devirdigi cuntayi kisa bir süre öncesine kadar desteklemis oldugu dünya basininda da yer almisti. Hatta New York Times bile, CIA'nin, o siralarda Haiti'de isbasinda olan askeri rejimin liderlerine 80'li yillarin ortasindan itibaren kaynak aktardigini yazdi. Isminin açiklanmasini istemeyen hükümet görevlilerinin açiklamalari dogrultusunda hazirlanan haberde, teskilatin bilgi karsiliginda Haitili general ve politikacilara düzenli olarak para gönderdigi yaziliydi. Bu bilgiler kokain sevkiyatlari ve politik karisikligi da içeren ilginç konular hakkindaydi.96
Ancak bu iddiada önemli bir yanlislik vardir: Israil'in Amerika'ya endeksli oldugu düsüncesi...
Oysa gerçek bundan biraz farklidir.
Öncelikle sunu belirtmek gerekir: Bizim buradaki arastirmamiza
temel olan Isra Suresi'nin basindaki ayetler, "Israilogullari"nin "yeryüzünde
bozgunculuk" çikaracagini haber vermektedir. Ve bugün Israilogullari, yani
yahudiler, yalnizca Israil Devleti sinirlari içinde yasamiyorlar. Aksine,
Israil disindaki yahudilerin orani daha fazla ve dünyadaki en büyük yahudi
toplumu da Amerika'da yer aliyor. Dolayisiyla yahudilerin yeryüzünde çikaracaklari
bir "bozgunculuk"tan söz edeceksek, Amerika'daki yahudileri de en az Israil
kadar hesaba katmak durumundayiz.
Üçüncü
Dünya faşistlerini destekleme konusunda, ABD'nin peşinden gittiği şeklinde
yorumlar. Oysa durum daha çok bunun tersidir. Çünkü Amerika'daki faşist
bağlantısının mimarları, asıl olarak yahudi lobisindedir. Örneğin El Salvador'un
eski faşist lideri Ernesto Magana, yahudi lobisinden güç bulanlardan biridir.
Yanda, Magana ve Kissinger samimi bir sohbet sırasında. |
Bu durumda Üçüncü Dünya'daki "bozgunculugun" Amerika ve Israil'in ortak ürünü oldugu gerçegi daha bir önem kazanmaktadir. Çünkü Amerikan kaynakli "bozgunculugu" büyüteç altinda inceledigimizde bu bozgunculugun da asil olarak "Amerikali Israilogullari"ndan geldigini görebiliriz. Kitabin 6. bölümünde inceledigimiz bilgiler, bu konuda bize isik tutmaktadir. Orada inceledigimize göre, 19. yüzyil boyunca içe dönük (izolasyonist) olan Amerikan politikasini, 20. yüzyilin basinda yayilmaci bir çizgiye oturtanlar, yahudilerdir. (Amerika'nin emperyalist politika izlemesine karsi çikanlarin, yani izolasyoncularin, sik sik "yahudi aleyhtari" olarak tanimlanmis olmalari ilginçtir). Yahudi önde gelenleri tarafindan olusturulan CFR, II. Dünya Savasi'ndan bu yana Amerikan politikasini belirleyen en önemli güçtür. Yahudi sermayedarlar diger think-tank'ler üzerinde de etkin konumdadirlar. Bunun yanisira Israil lobisinin Amerikan yönetimi üzerindeki efsanevi gücü ve Amerikan toplumunun Püriten gelenegi, yahudi önde gelenlerinin Amerikan dis politikasini pek çok alanda ipotek altina almasini saglamaktadir.
Dolayisiyla Amerikan dis politikasi üzerinde büyük bir yahudi güdümü vardir. Amerika'nin Üçüncü Dünya'da Israil'le ortak çalismasinin nedeni de budur. Yani Israil Amerika'ya endeksli degil; yahudi lobisi araciligiyla Amerika Israil'e endekslidir. Nitekim Amerika'nin Üçüncü Dünya'da Israil kadar sert ve acimasiz olamayisinin da nedeni burada yatmaktadir. Benjamin Beit-Hallahmi, Israil'in Amerika'yi Üçüncü Dünya'da "yumusak" davranmakla suçladigina dikkat çeker. Israilli yazar, ayrica, Amerika'da "Üçüncü Dünyanin cani cehenneme" seklinde ifade edilen söylemin asil olarak yahudi çevrelerin etkisinin sonucu oldugunu, Daniel Patrick Moynihan ve Jeane Kirkpatrik gibi Israil baglantili isimlerin bu düsüncenin propagandasini yaptigini vurgulamaktadir. Ilerleyen sayfalarda bu konuya yeniden deginecegiz.
Sonuç olarak, Üçüncü Dünya'yi kasip kavuran "bozgunculugun" Israil'in ve onun Amerika'daki uzantilarinin ortak bir ürünü oldugunu söyleyebiliriz.
Sili, bunun bir örnegidir.
Yeni Baskan Allende'nin ilk isi Sili'de devletlestirme yapmak oldu. Amerika'nin korktugu basina geliyordu. Allende, seçimden sonraki bir yil içinde hükümetine, aralarinda Amerikan sirketlerinin islettigi bakir madenlerinin de bulundugu maden isletmelerini, endüstri, banka ve büyük çiftliklerini devletlestirme görevini verdi. Yahudi hanedani Rockefellerlar'in sahibi oldugu Anaconda, Kennecott ve ITT de bu devletlestirme operasyonuna dahil sirketlerdi.
Allende hükümetinin icraatlarindan rahatsiz olan yahudi sermayesi eyleme geçmekte gecikmedi. Nelson Rockefeller, yanina soydasi David Bronheim'i da alarak bir "Güney Amerika turu"na çikti. Bu turun sonunda bir rapor hazirladilar. Armando Uribe'nin Sili'de Amerikan Darbesi adli kitabinda dedigi gibi, "Bu raporda gelecegin perspektifi olarak bütün kitada askeri rejimlerin kurulmasi açikça övülüyordu." 97 Bu raporun hazirlanmasinda Disisleri Bakani Kissinger da rol oynamisti. Kisacasi Latin Amerika'da tikanan ABD çikarlari için önerilen "Askeri Rejimler Çözümü" bir yahudi çözümüydü. (Nitekim önerilen askeri rejimlerin en büyük destekçisi de Israil oldu).
Pentagon, Sili'de yapilmasi öngörülen darbenin planini yapmakla ugrasirken, tüm bu olanlari ayarlayan kisi Henry Kissinger'di. Bir süre sonra da tam olarak devreye girecek, Baskan'i planin uygulanmasi için ikna edecek ve hatta, Sili'nin bir 'Büyük Alan' haline getirilmesiyle bizzat ilgilenecekti.
Amerika'nin Sili'deki piyonu da belli olmustu; ismi Augusto
Pinochet'ydi. 1956 yilini Washington'daki Sili elçiliginde askeri atese
olarak geçiren Pinochet, Amerika'nin Sili ordusunda en güvendigi isimlerden
biriydi. Geçen zaman içinde ABD ile daha siki baglar kuran Pinochet, bu
ülkenin Panama'daki 'Kontrgerilla Egitim Kamplari'nda yetistirilecekti.
Şili'de
seçimle iktidara gelen Salvador Allende, Rockefeller ve benzeri yahudi
finans imparatorluklarının çıkarlarını rahatsız etmişti. Bunun üzerine
ülkede Henry Kissinger'in planladığı bir askeri darbe gerçekleşti. Yanda,
Allende, faşist darbeciler tarafından kısa bir süre önce korumaları eşliğinde
Başbakanlık sarayından çıkarken. |
11 Eylül 1973 günü sabahin erken saatlerinde darbe harekati basladi. Allende'nin Baskanlik Sarayi tank ve jetler tarafindan harabeye çevrildi ve içeri askerler girdi. Pinochet'in yanindakiler, yillardir fasist darbe girisimini birlikte gerçeklestirmek için çalisan, ABD'de egitim görmüs subaylardi: Amiral Merino, General Mendoza General Leigh...
Cunta ABD'ye olan borcunu Amerikan sirketlerinin Sili'yi yeniden kontrol altina almasina izin vererek ödüyordu. 24 Eylül 1973'te yani darbeden yaklasik iki hafta sonra, ABD yönetimi Sili'deki cuntayi tanidigini açikladi. Izleyen aylarda cunta, 40 Amerikan holdinginin bulundugu 300 sirkete maden ve diger is kollarindaki sirketlerini geri verdi.
Ancak bir süre sonra halk yiginlari cuntaya karsi tavir
koymaya basladi. Pinochet, bu muhalefete giderek artan bir sindirme politikasi
ile cevap verdi. Halka karsi Amerika'nin kontrgerilla okullarinda ögrendigi
yöntemleri uyguluyordu. Santiago Stadyumu rejim muhaliflerince dolduruluyor,
insanlar agir iskencelere maruz kaliyor hatta bazan toplu infazlar yapiliyordu:
Gerçekten Pinochet, yakin tarihin en kanli rejimlerinden birini kurdu. Generalin özellikle iskence timleri ünlüydü. Hatta içinde iskence yapilmasi için tüm bir gemi, Esmeralda gemisi "özel donanim"a alinmisti. Ayrica sivil halka karsi devlet terörü de son derece sik kullaniliyordu. Rejim aleyhtari herhangi bir gösteri, en sert yöntemlerle bastirildi, pek çok insan bu olaylar sirasinda öldü, çok daha fazlasi ciddi sekilde yaralandi.
Ve Sili halkini baski altinda tutan bu diktatör, en büyük
yardimi, Üçüncü Dünya halklarinin tümünün baski altinda tutulmasi gerektigine
inanan Israil'den gördü. Israil Pinochet rejiminin en önemli silah kaynagi
olmustu. 1977'de Carter yönetimi, ülkedeki "insan haklari isgalleri" nedeniyle
Sili'ye silah ambargosu uygulamak zorunda kalmis, ancak "insan haklari
denen saçmaligi" umursamayan Israil, Pinochet'ye silah yagdirmaya devam
etmisti. Carter yönetimi, daha önceden söz verdigi Sidewinder füzelerini
Pinochet'ye vermeyi reddedince, Israil 1977'de Sili'ye 150 adet Israil
yapimi Shafrir hava füzesi yollamisti.99
|
|
Iki ülkenin özellikle hava kuvvetleri arasinda yakin iliskiler vardi. 1985 Ocaginda Israil'i ziyaret eden Sili Hava Kuvvetleri Akademisi heyeti gibi çesitli delegasyonlar, karsilikli olarak birbirlerine düzenli ziyaretlerde bulunuyorlardi. Bu arada dostça birçok gizli ziyaret de yapildi. Dahasi, Israil, Sili'ye misket bombasi yapimi için gerekli olan teknolojiyi de aktardi.101 (Misket bombasi, havada patladiktan sonra yüzlerce küçük parçaya ayrilan ve büyük bir alani yokeden son derece etkili bir bombadir).
Benjamin Beit-Hallahmi, "Israil Pinochet rejimine özellikle istihbarat, karsi istihbarat ve gizli polis konularinda yardimci olmustur" diyor.102 "Gizli polis" konusundaki bu yardim, kuskusuz iskence yöntemlerini de içeriyordu. 1982'de Israil Basbakan vekili David Levy ve General Pinochet arasinda gizli bir toplanti yapilmis ve iki ülke arasindaki istihbarat isbirliginin daha da gelistirilmesi konusulmustu. Sili istihbarati DINA'nin ve özellikle de bu örgütün sefi Manuel Contreras'in Israil gizli servisi ile yakin iliskileri vardi. Mossad, "kelle avcilariyla kontrgerilla uzmanlarini egitmek için" Sili'ye uzman ajan göndermisti.103
Pinochet, kendisine örnek olarak Ispanya'nin fasist diktatörü Francisco Franco'yu aldigini söylüyordu. Iyi bir seçim yapmisti. Israil'le bu kadar iyi iliskiler içinde olan bir fasist için, bir Sefarad yahudisi olan Franco'dan daha iyi örnek bulunamazdi elbette. (Franco için bkz. 5. bölüm)
Pinochet rejimi halktan ve uluslararasi topluluktan gelen baskilar sonucunda 1990 yilinda sona erdi. Ülke, o yil yapilan serbest seçimler sonucunda Patricio Aylwin'in yönetimine girdi. Pinochet ise hala ordunun basinda.
Ve tüm bu cunta yönetimleri boyunca ülkede tam anlamiyla
bir katliam yasandi. Binlerce rejim muhalifi "kayboldu". Aradan geçen yillardan
sonra, Arjantin Genel Kurmay Baskani Martin Balza, 1995 Nisaninda yaptigi
bir açiklama ile bu dönem nedeniyle halktan özür dileyecek ve 30 bin kisinin
cunta yönetimi tarafindan katledildigini, onbinlerce kisinin iskence gördügünü
açiklayacakti. Emekli bir deniz subayinin ifadesine göre ise cunta rejimi
sirasinda iki binden fazla siyasi tutuklu Arjantin açiklarinda denize atilmisti.
1995'in 27 Nisaninda Arjantin televizyonuna çikan Federico Talavera adli
eski bir jandarma, cunta rejimi sirasinda uygulanan iskenceleri itiraf
ederken, dogum sancisi çeken kadinlarin denize atilmalarindan, insanlarin
cinsel organlarini isirmak için özel olarak yetistirilen köpeklere kadar
pek çok yöntemin uygulandigindan söz etmisti. Itirafçinin söyledigine göre,
özel egitimli köpekler iskence gören siyasi tutuklularin cinsel organlarini
agizlarinda tutup emir bekliyor, tutuklu konusmadigi takdirde ise köpege
isirmasi yönünde isaret veriliyordu...
Arjantin,
İsabel Peron'un 1976'da devrilmesinden sonra birbirini izleyen üç askeri
cunta tarafından yönetildi. Otuz bin rejim muhalifine yargısız infaz uygulayan
ve onbinlercesini işkenceden geçiren bu askeri rejim boyunca, ülke, İsrail'in
yakın bir müttefiki, hayranı ve en büyük silah müşterisi oldu.
Yanda, üçüncü cuntanın lideri General Leopoldo Fortunato Galtieri (en solda), kurmaylarıyla birlikte. |
Sözkonusu kanli askeri rejim boyunca Arjantin'le en yakin iliskiler içine giren ülke ise dogal olarak Israil'di. Cunta liderleri Videla, Viola ve Galtieri, Israil askeri ve sivil liderlerine zevkle ev sahipligi yapmislar ve askeri yönetim yillarinda bu isimler yahudi meslekdaslarinin tümü tarafindan yakin birer dost olarak kabul edilmislerdi. Peled, Lahav ve Reshef gibi Israil generalleri, Arjantin askeri liderleriyle özel dostluklar kurdular.104
Askeri rejim boyunca, Arjantin, Israil'in en büyük silah müsterisi oldu. Baskan Carter "insan haklari ihlalleri" nedeniyle 1977'de Arjantin'e yapilan Amerikan yardimini durdurduktan sonra, Israil cuntanin en büyük silah kaynagi haline geldi. Yahudi Devleti, Arjantin'e, birçogu Fransiz yapimi Mirage jetlerinin gelismis versiyonlari olmak üzere yaklasik 100 savas jeti, 24 Amerikan A-4 Skyhawk savas uçagi ve bunlari donatmak için de Israil yapimi Shafrir füzeleri satti.105
Israil'in 1982'de yapilan Falkland savasinda Arjantin'e silah satmasi bir çok yoruma sebep oldu ve dogal olarak Ingiliz'lerin tepkisini çekti. Ama aslinda bu olay, sadece uzun yillar süren bir iliskinin dogal sonucunu yansitiyordu. Arjantin'i birçok Israil lideri ziyaret etmesine ragmen, en çok dikkati eski askeri liderler çekiyordu. General Mordecai Gur, 1978'de Sili'ye ve Arjantin'e yaptigi ziyarette Arjantin ordu sefi General Alfredo Ciola ve diger generaller tarafindan sicak bir sekilde karsilanmisti. Yitzhak Rabin de Agustos 1980'de Arjantin'i ziyaret etti ve Arjantin Silahli Kuvvetler Milli Koleji'nde konusma yapti.106
Baskan Raul Alfonsin liderliginde sivil hükümete dönüs yapildigi zaman, Arjantin Israil ile olan iliskilerini sogutmaya basladi. Baskan Alfonsin kontralara ve Orta Amerika'daki askeri rejimlere askeri destek vermeyi reddetti. Israil'in israrla destekledigi cunta liderlerinin önemli bir bölümü de hapse girdi. Daha sonra Israil'in Arjantin'le olan silah iliskileri sürdü, ancak cunta dönemine göre çok daha zayif olarak...
Bu Üçüncü Dünya fasistinin en büyük dostu ise tahmin edilebilecegi gibi Israil'di. Israil'in Stroessner'le olan iliskileri Israil basininda "mükemmel" olarak nitelendiriliyordu. El Excelentisimo, muhafizlarini sadece Israil silahlariyla donatiyordu ve Israil silah endüstrisinin en iyi müsterilerinden biriydi. Diktatörün döneminde, Paraguay dünyadaki en istikrarli Israil-yanlisi ülkeydi: Birlesmis Milletler'de sürekli olarak Israil lehine oy verirdi. Paraguay subaylari da, yahudi meslekdaslarina çok sicak bakan ve onlarin sertlikleri ve etkinliklerine hayranlik duyan subaylar arasindaydilar.107
Ülke Subat 1988'de yapilan seçimlerle birlikte Andres Rodriguez'in yönetimine girdi ve "dünyanin en baskici rejimlerinden biri" olan Stroessner rejimi tarihe karisti. O gün Israil iyi bir dost yitirmisti.
Garica Meza, 18 Temmuz 1980'deki bir askeri darbe ile iktidara geldi. Darbe, Hernan Siles Zuazo'nun seçimleri büyük bir çogunluk ile kazanmasinin hemen ardindan gelmisti. Zuazo'nun iktidara gelmesi ordu tarafindan engellendi, çünkü Zuazo, ülkedeki "kirli islerin" üzerine gitmeye kararli görünüyordu. En basta da ülkeyi kasip kavuran kokain mafyasini hedeflemisti. Ordu buna izin vermedi; çünkü ordu liderleri kokain mafyasi ile isbirligi içindeydiler. Darbeyi yapan General Garica Meza, "kokaincilerin adami" olarak iktidara oturmustu.
Iste Israil'in Bolivya'daki gelmis geçmis en iyi dostu bu adamdi; "kokaincilerin adami" Luis Garcia Meza. Meza, iktidari eline aldigi gün kendisine örnek olarak Augusto Pinochet'yi örnek aldigini söylemisti. Nitekim öyle de yapti: "Kokaincilerin generali", Israil ile çok yakin iliskiler kurdu. Zaten ona Israil disinda el uzatan da olmamisti. Carter yönetimi demokratik yollardan iktidara gelen bir rejimi silah zoruyla yiktigi ve baski politikalari uyguladigi için Meza'nin Bolivya'sina ambargo koydu. Avrupali ülkeler ve bazi bölge ülkeleri de ayni yolu izlediler. Oysa Israil, diktatörün yanindaydi. Meza 1981 yilinda Israil'den baskici rejimini ayakta tutabilmek için yardim istemis ve Yahudi Devleti de bu istege çok olumlu cevap vermisti. Israil kisa bir süre sonra Meza rejimine ekonomik ve özellikle de askeri yardim yapmaya basladi. 1981'de Israil ve Bolivya arasinda genis kapsamli bir isbirligi anlasmasi yapildi. Israilli uzmanlar, artik klasiklesmis olan islerini bir kez daha yaparak, Meza rejiminin kurdugu bir tür ölüm mangasi olan "halk ordusu"nu da egitmislerdi.
Bu kirli ticaretin merkezi de Kolombiya'dir. Dünyanin en büyük kokain üreticisi olan ülke, yüzyilin ikinci yarisindan itibaren ayni zamanda dünyanin en kanli ülkelerinden biri oldu. Çünkü ülke içinde farkli kokain mafyalari, daha dogru bir deyimle "kokain kartelleri" vardi. Bu kokain kartelleri, üslendikleri sehirlerin adlariyla aniliyorlardi: Cali ve Medellin Kartelleri. Ülkeyi yillar yili adeta bu iki kartel yönetti: Hükümet görevlilerini ya tehdit ederek ya da satin alarak, kendi adlarina çalistirabiliyorlardi.
En önemlisi, uzun süre bu iki kartel arasinda iç savasi andiran bir çatisma yasandi. Birbirini yok etmek ve kokain pazarina tek basina sahip olabilmek için savasan bu kartellerin dogurdugu terörizm, yani "narko-terörizm", Kolombiya'ya "ölümün tatil yapmadigi yer" denmesine neden olmustur. Ülkede yalnizca 1992 yilinda tami tamina 28 bin cinayet islendi. Uzmanlar, cinayetlerin bu hizla islenmesi halinde ilerdeki 10 yil içinde ülkenin 32 milyon nüfusunun 3 milyondan fazlasinin ölecegini belirtmislerdi. Kartellerin bu kanli mücadelesi sirasinda en çok aci çeken taraf ise kuskusuz halk oldu. Çogu çiftçi olan Kolombiya halki, kartellerin birinin emri altinda tarlada çalisip kokain üretmek zorundaydi; ancak her an rakip kartelin saldirisi yüzünden hayatini yitirebilir, iskence görebilirdi.
Kartellerin uyguladigi terör, oldukça sistemli bir terördü.
Öyle ki ülkede, kartellerin "tetikçi"lerine egitim verdigi bazi "özel üniversiteler"
kurulmustu. Bunlar bildigimiz üniversitelerden oldukça farkliydi; burada
ögrencilere uygulamali 'iskence ve cinayet dersleri' veriliyordu. Nokta
dergisi, 1989 yilinda bu "üniversite"lerle ilgili olarak sunlari yazmisti:
Kolombiya'da, canlı insanlar üzerinde uygulamalı işkence ve cinayet eğitimi
yapan özel "üniversite"ler var. Bu üniversitelerden İsrailli 'öğretim üyeleri',
kokain kartellerinin tetikçilerini eğitiliyorlar.
Yanda, söz konusu üniversitelerden birinde, eğitim için kullanılan bir köylünün cesedi. |
Peki bu vahset üniversitelerindeki "ögretim üyeleri" kimlerdi dersiniz?
Tahmin edilebilecegi gibi kokain kartellerinin kurduklari ölüm timlerinin en büyük "ögretmen"leri Israilli subaylar ve Mossad ajanlariydi. Israilli askeri uzmanlar, hem Cali hem de Medellin Kartellerinin "ölüm üniversiteleri"nde narko-teröristlere Israil tarzi egitim verdiler. Bu konuda en çok ün salmis Israilli ise Israil ordusundan Albay Yair Klein'di.109
Olay sadece Mossad ajani Israilli askerlerin, para karsiligi
narko teröristleri egitmeleri ile kisitli degildir. Israil, bu ajanlarini
uyusturucu trafigini kontrol etmek için de kullanir. Kokain satisindan
elde edilen paralar, ya Amerika'da yasayan yahudi isadami ve politikacilarin
hesabina yatirilir ya da Israil'e aktarilir.
Cali
Karteli'nin lideri Miguel Miguel Roriguez Orejuela'nın (solda) pazarı,
Medelin Karteli'ne yapılan operasyonlarla daha da büyütüldü. Beyaz Saray'da
lobi oluşturacak kadar güçlü olan Cali Karteli ile bağlantısı olan isimlerden
biri de Henry Kissinger. |
Fransiz Arabies dergisi, "Israil'in Narko-Terörizm Baglantisi" basligi altinda verdigi bir haberde, Yahudi Devleti'nin kokain ticareti içindeki inanilmaz rolünü gözler önüne sermisti. Buna göre, Kolombiya kokain kartellerinin ölüm timlerinin çok büyük bir bölümü Israilliler tarafindan egitiliyordu. Yair Klein'in komutasindaki Israillilerden olusan Hod-Hahanit adli terör timi, narko-teröristlerin egitimini üzerine almisti. Bu isi yapanlarin arasinda, Yair Klein'in yaninda Pesakh Ben Or adli Israilli "para aklayici", Mossad ajani Mike Harari, Israilli General Ze'evi ve Lübnanli yahudi isadami Amiram Nir de yer aliyordu.110
Israil'de yayinlanan Yediot Aharonot gazetesi de 1989 Nisani içinde yayinladigi uzun bir yazi dizisinde, Israil askerlerinin Medellin Kokain Karteli'nin terör timlerini egittigini dogrulamisti. 1988 Agustosu basinda Amerikan televizyonu NBC de, Israilli askerlerin Medellin Kartel'inin baronlarini egittigini ve silahlandirdigini söyledi.
Israillilerin egittigi narko-terör gruplari arasinda, vahseti ile ünlü ACDEGAM grubu da yer aliyordu. Medellin Karteli'nin kurdugu bu grup, ünlü kokain "baba"lari Escobar ve Jose Gonzalo Rodriguez tarafindan finanse edilen gerçek bir özel orduydu. ACDEGAM'in görevi silah zoruyla halka, özellikle koka üreticilerine boyun egdirmekti. ACDEGAM'in askerleri, yani "Sicarios"lar, çok iyi silahlandirilmislardi; çogu Israil yapimi Uzi ya da Galil tasiyordu. Israil'in egitip silahlandirdigi bu ordu, Kolombiya'daki katliamlarin çogundan sorumluydu.111
Israil ayrica narko-terör gruplarinin silah ihtiyacini da karsiliyordu. Israil'in Miami'ye yolladigi silahlar oradan Kolombiya'ya aktariliyordu. 1989 Temmuzunda Miami gümrükçüleri Medellin'e giden agzina kadar silah yüklü bir gemiyi durdurmuslardi. Gemide, Medellin Kartelinden iki kisi ve bir de David Kanduiti adli bir Israilli yer aliyordu. Gemideki silahlar ise Israil'in Lübnan'daki gerillalardan ele geçirdigi silahlardi. Israil baglantisinin içindeki önemli kisilerden biri de, Israil'in Likud partisinden Knesset (parlamento) üyesi ve eski askeri güvenlik sorumlusu Yehovshova Saguy'du. Saguy'un Kolombiya'da silah satisinda uzmanlasmis bir sirketi vardi.112
Israil hükümetinin ise tüm bu baglantilara karsi kullandigi klasik bir yalan vardir: Sözde, kokain kartelleriyle is yapan Mossad ajanlari ya da Israilli generaller, Israil'deki görevlerinden "emekli" olmuslardir ve Latin Amerika'da Israil hükümeti adina degil, kendi özel isleri için bulunurlar. Israil hükümeti ise bu "emekli" görevlilerinin faaliyetlerini esefle izler.
Bunun bir yalan, bir aldatmaca oldugunu, Benjamin Beit-Hallahmi, özellikle vurgular. "Israilli uzmanlarin 'parali asker' görüntüsü altinda Üçüncü Dünya'ya yollanmasi iyi bir yöntemdir, Israil hükümetine ortada resmi hiçbir baglanti olmadan Üçüncü Dünya'da eylem yapma sansi verir" diyen Israilli profesör, "parali asker görüntüsündeki Israillilerin hemen hepsinin Israil hükümeti tarafindan görevlendirildigini" haber verir.113
Bundan habersiz olan Kolombiya hükümeti, bir keresinde, saf saf, ülkedeki kartellerin en büyük destekçisi olan Israillileri Israil hükümetine sikayet etmeye çalismisti. Hükümet 1989 Nisan'inda Israil yönetimine bir rapor göndermis ve Israil askeri gruplarinin uyusturucu kartellerinin servisinde çalistigi konusunda Israil hükümetini uyarmisti. Kolombiya, ülkeyi kasip kavuran Israillilerin "kulagini çekmesi" için Israil hükümetine ricada bulunuyordu. Ama böyle bir sey olmadi elbette. Yitzhak Samir hükümeti, Kolombiya'daki Israillilerin "kulagini çekmek" bir yana dursun, Kolombiya hükümetinin yolladigi sözkonusu rapora cevap bile vermedi.114
Oysa gerçekler çok farkliydi.
Manuel
Noriega'nin —ya da son derece bozuk cildi nedeniyle kendisine takilan lakapla
"Ananas Surat"in— 1989'daki askeri müdahaleden 4-5 yil öncesine kadar Amerika'yla
arasi çok iyiydi. Hatta Noriega'yi bir hiç iken kesfedip onu Panama lideri
yapan da Amerikalilar'di. Ananas Surat, kariyerine ABD'de gördügü "psikolojik
savas" egitimi ile baslamis ve daha sonra da Panama gizli servisi G2'nin
basina geçmisti. Noriega, 1970'li yillari, Panama'nin karizmatik diktatörü
Omar Torrejos'un perde arkasindaki kirli islerini yürüten gizli servis
sefi olarak geçirdi. Bu dönemde yeni görevi sayesinde CIA ile resmi iliskilere
giren Noriega, ABD'nin baslica istihbarat kaynagi oldu. CIA ile G2 istihbarat
örgütü arasinda yapilan anlasmaya göre, CIA G2'ye yilda yüz bin dolar verecek,
karsiliginda da dosyalar dolusu raporlar alacakti. Noriega bundan sonra,
Panama solu, bölgedeki gerillalar ve diger ülkeler hakkinda topladigi tüm
bilgileri CIA'ya aktaracakti. Ananas Surat, bir "Amerikan ajani" olmustu.
1976'da CIA'nin basina George Bush geçtiginde Noriega'nin CIA'dan aldigi para da hayli artmisti. Orta Amerika'daki istihbarat faaliyetlerinin kilit adamiydi. O kadar önemliydi ki, Bush onunla Washington'da yemek yemekte tereddüt bile etmemisti. Torrejos'un 1981 yilinda bir uçak kazasinda ölmesinden sonra, Panama Ordusu'nun basina geçen Noriega, yerine atadigi kukla yöneticilerle ülkeyi perde arkasindan yönetmeye basladi. 1983'te Noriega ordu içindeki hasimlarini altetti ve yalniz Silahli Kuvvetler'in degil, Panama Devleti'nin de basina geçti.
Noriega Panama üzerindeki otoritesini tam olarak kurduktan sonra, eskiden beri ilgi duydugu uyusturucu ve silah ticaretini, kurdugu uluslararasi baglantilar sayesinde gelistirmeye basladi. Ancak bunu yaparken zaman zaman, ABD'nin pek hoslanmayacagi türden girisimlerde de bulunmaktan çekinmiyordu. Diktatör, rejimini kendi basina ayakta tutabilecegini sanmaya baslamisti. Amerikan destegine ihtiyaci olmadigini düsünür olmustu. Bu nedenle kendini ispatlamak için Amerika'nin hosuna gitmeyecek bazi politikalar izledi. Sandinistlara silah yolladi, "Amerikan emperyalizmi"ni lanetledi.
Ancak Amerika yine de bir süre Noriega'yi idare etti.
Diktatör, bazi simarikliklar yapsa da sonuçta pek çok yönden Beyaz Saray'in
çikarlarina hizmet ediyordu. Reagan döneminin CIA sefi William Casey, Noriega
ile olan iliskileri yeniden düzeltti. Noam Chomsky, ABD'nin o dönemler
Noriega'ya nasil destek oldugunu söyle anlatiyor:
|
"Amerika'nin uyusturucu hesaplari" ilk basta çok kisiye sasirtici bir ifade gibi gelebilir. Çünkü Amerikan yönetimi, özellikle son 10-15 yildir "uyusturucuya karsi savas" açtigi iddiasindadir. Oysa bu bir aldatmaca ve Israil'in sik sik uyguladigi "ikili politika" tarzinin bir örnegidir. Amerikan yönetiminin en üst düzey yöneticileri, ülkelerine uyusturucu sokan kartellerle isbirligi yaparlar ve bu yolla büyük paralar kazanirlar. Bu kirli ticarete en çok bulasanlarin basinda ise tanidik bir isim, Henry Kissinger gelir. Amerikan Executive Intelligence Review grubu, bu nedenle uluslararasi uyusturucu agini konu edinen kitaplarina Dope Inc. The Book That Drove Kissinger Crazy (Uyusturucu Sirketi: Kissinger'i Deli Eden Kitap) adini vermislerdi.
Iste Noriega, bu uyusturucu çarkini zedelemeye kalkmis
ve Amerika'dan bagimsiz hareket etmek istemisti. O yillarda Amerikalilar
Cali karteli ile anlasmislar ve yalnizca onunla is yapmaya karar vermislerdi.
Oysa Noriega, Medellin Karteli ile çalismakta israr ediyordu. Noriega'nin,
Cali Karteli'nin kara paralari aklamakta kullandigi bankayi kapatmasi,
bardagi tasiran son damla oldu. Amerikan basini hizli bir anti-Noriega
kampanyasi baslatti. Kampanya Panama'ya yapilan askeri müdahaleye kadar
sürdü. Amerikalilarin Ananas Surat'i indirdikten sonra ilk yaptiklari is
ise Cali kartelindeki ortaklarini ülkenin yönetimine getirmek oldu. Dope
Inc., olayi söyle anlatiyor:
ABD Kongresi 1982'de, CIA'nin Nikaragua'daki Sandinist rejimi devirmek için devletin parasini kullanmasini yasaklayinca, kontralara yapilan yardim silah kaçakçiligina dönüstü. Yardimin Panama araciligiyla devaminin uygun görüldügü dönemde, Israil, ABD-Panama iliskilerine Mossad ajanlari sayesinde dahil oldu. Panama'da özel olarak görevlendirilen Mossad ajani Michael Harari'nin misyonu, Noriega'yi Israil adina yönlendirmekti.
Leslie ve Andrew Cockburn, Dangerous Liasion adli kitaplarinda Noriega'nin Harari baglantisina "The Man Behind The General" (Generalin Arkasindaki Adam) basligi altinda oldukça genis bir bölüm ayiriyorlar. Kitapta Noriega'nin Harari ve dolayisiyla Mossad baglantisindan söz edilirken söyle deniyor: "Michael Harari General Manuel Noriega'nin arkasindaki adam diye bilinirdi. Harari, Mossad'in el altindaki operasyonlarina baskanlik ederdi. Kendisi Panama'da 'Deli Mike' diye taniniyordu. General'in akil hocasiydi." 117
Noriega, Harari için 'benim kilavuzum' diyordu. Harari, Noriega'nin korumalarini egitti ve Panama Ordusu'nda sorguya çekme ve halk hareketlerini bastirma konusunda dersler verdi.118
Aslinda Harari'nin Panama'daki faaliyeti Noriega'nin Panama'nin basina geçmesinden çok daha önceleri baslamisti. Harari, ülkenin Noriega'dan önceki diktatörü Torrijos'un da yakin danismaniydi. Bu iliski, Panama'daki yahudi cemaatinin önde gelen bazi isimlerinin, Mossad ajani Harari'yi büyük övgülerle Torrijos ile tanistirmasiyla baslamisti (yahudi cemaatinin bu önde gelenleri birer "sayan"dilar yani). Harari, çok kisa sürede Torrijos ile çok yakin arkadaslik kurdu. Torrijos'un 1981'de esrarengiz bir uçak kazasinda ölümünden sonra basa geçen Noriega, Harari'yle olan iliskiyi miras aldi. Harari kisa zamanda Noriega için en önemli adam durumuna geldi, onun sag kolu oldu. Israil-Panama iliskilerinin ilerlemesini saglayan da yine Harari'ydi. Halka açiklamalar yapmaktan ve basinda görünmekten hoslanmayan Harari, Noriega'nin 1983'te Israil'e yaptigi resmi ziyarette, sadece iki kere Israil basininda görülmüstü. Noriega'nin sözkonusu ziyareti ise basli basina bir olaydi: Israillilerin kendisine taktigi "parasütçü brövesi"ni gururla takan Noriega, Israil'in askeri tesislerini gezmis, Israil ordusunun özel timlerinin egitimlerini izlemis ve yahudi devletine duydugu hayranligi her firsatta dile getirmisti.119
Mike Harari ise Israillerin sik sik söylediginin aksine, "kendi basina çalisan", hükümetten bagimsiz eski bir Mossad ajani degildi. Aksine, Harari Noriega ile olan iliskilerini dogrudan Mossad adina yürütüyordu. 1983'de Panama'daki La Prensa gazetesinin sahibi Roberto Eisenmann'a söyle demisti: "Ben Mike Harari. Israil gizli servisinin bir üyesi ve Manuel Noriega'nin da çok yakin bir arkadasiyim." Zaten Harari sürekli olarak "merkez"le baglanti içindeydi: "Deli Mike" çok sik, hatta bazen günde bir kaç kez Panama'daki Israil elçiligine girip çikiyordu. Eski bir büyükelçilik görevlisinin söyledigine göre, Harari, "elçilikte sanki evindeymis gibi" hareket ediyor, Israil'le elçilik arasindaki tüm gizli hatlari rahatlikla kullaniyor ve elçilik içindeki her seyi de biliyordu.120
Kisacasi Harari, dogrudan Israil adina Noriega'ya "akil hocaligi" yapiyordu. Noriega'nin uyusturucu isleri de bunun disinda degildi. Harari, Panama'daki uyusturucu isini de Israil adina yönetiyordu. Harari Sebekesi Nikaragua'daki kontralara silah tasimis ve Kolombiya-ABD arasindaki uyusturucu trafigini de düzenlemeyi ihmal etmemisti. Middle East International dergisi, konuyla ilgili bir haberinde söyle diyordu: "Nikaragua'ya karsi gizli savasin basladigi ilk yillarda Harari, Israil, ABD ve Panamalilardan olusan bir grup kurarak, Güney Amerika'ya silah tasimis, Kolombiya'dan ABD'ye uyusturucu yollamis, her iki operasyonda da ayni uçaklari ve inis sahalarini kullanmistir." 121
Harari-Noriega, daha dogru bir deyisle Panama-Israil isbirligini,
Norie ga'nin eski politik istihbarat sefi Jose Blandon ise söyle tarif
ediyor: "Harari, Noriega'nin isinin bir parçasi. Kokaini Kolombiya'dan
Panama'ya tasiyorlar. Kontralara saglanan silahlar için kullanilan altyapi,
uyusturucu için de kullaniliyor. Ayni pilotlar, ayni uçaklar, ayni insanlar."
122
|
2000'e Dogru da konuya deginerek, "Panama'ya uyusturucu kaçakçiligi, Mossad gözetiminde ve Israil uçaklariyla yapildi" diye yazmisti.123
Kisacasi, Israil, Noriega araciligiyla yapilan uyusturucu ticaretini de kontrol ediyordu. Az önce degindigimiz gibi bu uyusturucu sebekesinin ABD'deki en büyük ayagi ise Henry Kissinger'di; yani Israil'in Amerika'daki en önemli uzantisi. Uluslararasi uyusturucu sebekesini konu edinen Dope Inc. kitabinda yazildigina göre, Amerika'daki uyusturucu ticaretinin Kissinger'la baglantili diger kilit isimleri arasinda ise yahudi lobisinin etkin kuruluslarindan ADL'nin (Anti-Defamation League of B'nai B'rith) liderleri gelmektedir. ADL'nin; Kenneth Bialkin, Michael Milken, Edgar Bronfman gibi önemli isimleri, Amerika'daki uyusturucu ticaretini aracilar yoluyla kontrol etmekte ve elde ettikleri paranin önemli bir bölümünü de Kongre üyelerine Israil lehinde oy vermeleri için rüsvet dagitmaya ayirmaktadirlar. Ayrica Amerika'daki mafyanin büyük isimlerinin çogunlukla yahudi oluslari da—ki ilk anda akla Amerika'nin gelmis geçmis en büyük mafya babasi Meyer Lansky ve onun ortagi Benjamin "Bugsy" Siegel gelir—dikkat çekicidir. Ayrica son dönemde özellikle New York'ta çok güçlü olan ve uyusturucu isini yöneten "Rus mafyasi" da aslinda Rusya'dan göçeden yahudilerin Evsei Agron önderliginde kurdugu bir "yahudi mafyasi"dir.124
Bu durumda karsimiza çikan tablo, Latin Amerika'dan ABD'ye uzanan uyusturucu ticaretinin asil olarak yahudi kontrolü altinda gerçeklestigidir. Ki bu da, Isra Suresi'nde haber verilen "Israilogullarinin yeryüzünde bozgunculuk çikarmalari" hükmünün bir baska yansimasidir.
Noriega'nin sonunu getiren yanlis, az önce degindigimiz
gibi bu uyusturucu aginin kurallarina karsi gelmesiydi. Bu uyusturucu agi
"yahudi kontrollü" olduguna göre, Ananas Surat'in hesabini da yahudiler
görmeliydi. Öyle de oldu. Noriega'ya yapilan Amerikan müdahalesinin hazirlik
asamasinda, Israil ordusundan Albay Yair Klein devreye girmis ve Noriega'yi
devirmek için çalismaya baslamisti. Dope Inc.'de Klein'in misyonu söyle
anlatiliyor:
Ancak kuskusuz tüm bunlar resmi olarak inkar edilmektedir. Hiçbir Israil lideri, bölgede askeri bir etkileri oldugunu kabul etmez. Basin bundan fazla söz etmez. Sonuçta Israil baglantisi bu denli büyük, bu denli etkili olmasina ragmen, pek bilinmemektedir.
Israillilerin Latin ve Orta Amerika'da Israil aktiviteleri
ile ilgili sorulara verdikleri cevaplar ise sasirtici ve önemlidir. Örnegin
Mossad'in ünlü isimlerinden David Kimche, ülkesinin bölgedeki icraatlari
ile ilgili olarak sunlari söylemistir:
Durum böyle olduguna göre, Israil'in "tarimsal isbirligi" tekliflerine daha bir tedbirli bakmak gerekmektedir. Çünkü Yahudi Devleti, son dönemlerde Türkiye'yi çok yakin ilgilendiren iki ayri bölgeye de "tarimsal isbirligi" adi altinda sizmak hedefindedir: Türki Cumhuriyetlere ve Güneydogu Anadolu'ya... Dikkatli olmak gerekmektedir: Israillilerin GAP'a olan "tarimsal" ilgisi, El Salvador'a olan "tarimsal" ilgilerine benzeyebilir.
Bu noktada akla gelen bir baska örnek de Sri Lanka'dir.
Sri Lanka (eski adi Seylan), Hindistan'in güneyindeki bir ada-devlettir. 16 milyon nüfusu olan ülkenin % 74'ü Budist Sinhalalar, % 20'si ise büyük çogunlugu Hindu olan Tamiller'den olusur. Yönetim Sinhalalar'in elindedir. Ülkenin kuzeyinde yasayan Tamiller, Ingiltere'den bagimsizligin kazanildigi 1948'den bu yana ezildiklerini öne sürerler. 1983'te ise kendilerine "Tamil Kaplanlari" adi veren bir grup gerilla, Sinhala rejimine karsi bagimsizlik mücadelesi baslatmistir. Kanli bir iç savasa dönüsen bu çatisma, halen sürmektedir.
Ve Israil'in Uzakdogu'daki bu iç savasla çok yakindan ilgisi vardir. Yahudi Devleti, önceki sayfalarda gördügümüz diger örneklerde oldugu gibi askeri egitim ve silah satisi yoluyla iç savasa dahil olmustur. Ancak Israil'in Sri Lanka iç savasindaki rolü biraz farklidir; Yahudi Devleti taraf tutmamaktadir. Ya da bir baska deyisle, iki tarafi birden tutar; iki tarafi da birbirini öldürmesi için egitir ve silahlandirir.
1983'te, gerilla savasi patlak verdiginde, Sri Lanka hükümeti yardim için Ingiltere ve Amerika'ya basvurmus; ama bu iki ülke de etnik bir çatismanin dogrudan içinde bulunmayi istememislerdi. Müdahale etmekte tereddüt etmeyen tek ülke Israil oldu. Kisa sürede askeri iliskiler kuruldu. Sri Lanka ordusu karsi-gerilla faaliyetleri konusunda SHABAK (iç güvenlikle ilgili Israil gizli servisi) uzmanlari tarafindan egitildi. Sri Lanka Savunma Bakani Lalith Athulathmudali, SHABAK'in yöntemlerini överek, adamlarinin hiç bu kadar iyi egitim görmediklerini söylüyordu. 1984 Agustos'undan itibaren, Tamillere karsi yeni bir istihbarat agi kurmak için hükümetle birlikte çalisan alti Israilli istihbarat uzmani ülkede görev yapti. Sri Lanka Disisleri Bakani Douglas Liyenage 1984'de Israil'i ziyaret etti.
Hükümet, Sri Lanka ve Hindistan arasindaki deniz geçitlerini kontrol etmek için Israil'e alti adet devriye botu ismarlamisti. Bu botun satisiyla ilgili olarak yapilan anlasma 27 Mayis 1985'de Matityahu Peled tarafindan Knesset'te gündeme getirildi. Savunma Bakani Yitzhak Rabin bu konuda konusmayi reddetti ve bunun devlet güvenligi açisindan sakincali olacagini söyledi. 1985 sonbaharinda Basbakan Simon Peres'in Paris'e yaptigi bir gezi sirasinda Sri Lanka baskani Junius Jayawardene ile ikisi arasinda gizli bir bulusma gerçeklesti. Kisacasi Yahudi Devleti, Sri Lanka'daki iç savasa bogazina kadar batmisti. Benjamin Beit-Hallahmi, söyle diyor: "Israil'in 1984'de olaylara müdahale etmesiyle birlikte olaylar daha vahsi ve daha ümitsiz hale gelmistir. Sri Lanka simdi 'Güney Asya'nin Lübnan'i gibi ürkütücü bir lakap kazanmistir." 127
Kisacasi, Sri Lanka hükümeti, Tamillere karsi yürüttügü savasta en büyük destegi Israil'den görmüstü.
Konuyla ilgili diger bazi ilginç bilgiler ise eski Mossad ajani Victor Ostrovsky'nin "best-seller" olan kitabi By Way of Deception'da açiklanmisti. Mossad'da katsa (birim subayi) rütbesine kadar yükselen, ancak sonradan örgütten ayrilarak yasadiklarini açiklayan Ostrovsky, kitabinda Sri Lanka ile ilgili de önemli seyler yazdi.
Ostrovsky henüz örgütteki egitim dönemindeyken bir gün Israil'e Sri Lanka'dan 50 kisilik bir grup gelmisti. Bu elli kisi üç gruba ayrilmis, ilk grup anti-terör taktikleri konusunda egitim görmek için Mossad'in Petha Tivak yakinlarindaki Kfar Sirkin askeri üssüne götürülmüstü. Ikinci grup Tamillere karsi ülkenin kuzey kiyilarini korumak için 7-8 adet Israil yapimi Devora hücumbotu almaya gelmisti. Üçüncü grup ise Sri Lanka sularina mayin döseyen Tamillere karsi kullanmak üzere radar ve benzeri donanma malzemeleri almak için gelen yüksek rütbeli bir subay grubuydu. Bunlar Sri Lanka hükümetinin adamlariydi ve Israil'den her zaman oldugu gibi silah kullanmak ve adam öldürmek için bilgi almaya gelmislerdi.128
Ostrovsky, Israil'in Sri Lanka'ya verdigi ilginç bir destegi daha anlatiyordu. Sri Lanka hükümeti Israil'den satin aldigi silahlarin parasini ödemekte zorlandiginda, Yahudi Devleti onlari Dünya Bankasi'ni kandirmalari yönünde tesvik etmisti. Mossad üst düzey görevlisi Amy Yaar, Sri Lanka hükümetininin önüne "Mahaweli Projesi" diye proje koymus ve bunu kullanarak Dünya Bankasi'ndan kredi istemelerini ögütlemisti. Proje, ülkedeki Mahaweli irmaginin yataginin degistirilmesini ve bu yolla tarimsal üretimin arttirilmasini öngörüyordu. Mossad, biri Kudüs Ibrani Üniversitesi'nden ekonomi profesörü, digeri de bir tarim profesörü olan iki Israilli uzmana, projenin önemine ve maliyetine dair makaleler yazdirdi ve daha sonra da bunlari öne sürerek Sri Lanka'nin proje için Dünya Bankasi'ndan 250 milyon dolar almasini sagladi. Ama proje hayali bir projeydi ve asla gerçeklesmedi. Alinan kredi ise Sri Lanka hükümeti tarafindan satin alinan silahlarin karsiligi olarak Israil'e gitti. Ostrovsky'nin yazdigi gibi "proje, silahlarin parasini ödemek amaciyla Dünya Bankasi'ndan para alabilmek için icad edilmisti." 129
Tüm bunlar, Israil'in Sri Lanka yönetimi ile oldukça kapsamli bir iliski içinde oldugunu gösteriyordu
Ama bir de madalyonun öteki yüzü vardi.
Yahudi Devleti, Tamilleri de silahlandirmakta ve egitmekteydi!... Victor Ostrovsky, By Way of Deception'da Sri Lanka hükümet güçleri ile ilgili yazdigi askeri baglantilarin ardindan, Israil'e egitim için gelen Tamil gerillalarindan söz ediyordu. Hatta Tamillerle Sri Lanka güçleri ayni anda Israil'de egitilmisler, bir grup Hayfa'da, öteki grup da Tel-Aviv'de Israil'in terör taktiklerini ögrenmislerdi. Tamiller, deniz komandolari üssünde; sizma teknikleri, mayinlama, haberlesme ve hücumbotlari batirma konularinda egitilmislerdi. Durum oldukça ilginçti: Israil, Sri Lanka yönetimine Devora hücumbotlari satarken, Tamillere de bunlari batirmayi ögretmisti.130Ostrovsky, durumu, "Israil, iki tarafin da üst düzey askeri kuvvetlerini, iki tarafin bilgisi disinda, ayni anda egitti" diyerek özetliyor.131
Bu durum, kuskusuz son derece ilginç bir durumdur ve Yahudi Devleti'nin Üçüncü Dünya'da çikardigi bozgunculugun hangi boyutlara varabildigi konusunda oldukça aydinlaticidir. Iki tarafi birden silahlandirmak ve egitmek, ölüm tacirliginden baska bir sey degildir çünkü.
Sri Lanka örnegi, Israil'den destek alan ya da uman baska ülkeleri de düsündürmelidir. Yahudi Devleti, kendilerine hissettirmeden hem Tamilleri hem de hükümet güçlerini egitip silahlandirdigina göre, bu ikili destegi baska yerlerde de uygulayabilir. Bu nedenle, "teröre karsi Israil'den yardim" bekleyen Türkiye'nin de, biraz daha bilinçli olmasinda yarar vardir...
Hallahmi, ülkesinin Üçüncü Dünya'daki fasist güçlerle
olan tüm bu ilginç baglantilarini aktardiktan sonra, Israil-fasizm iliskisinin
artik bir kural haline geldigini bildiriyor ve söyle diyor: "Dünyanin dört
bir yanindaki asiri sagcilarin tümü, Israil'e hayranlik beslemekte ve onu
kendilerine bir model olarak kabul etmektedirler." 132
Israilli yazar, bu psikolojiyi söyle açikliyor:
Israil'le isbirligine giden "sol-fasist"lerin içinde Romanya'nin eli kanli diktatörü Nikolay Çavusesku basta gelir. Çavusesku, Dogu Bloku ülkelerinin genelinin aksine, Israil'in haksiz isgali ile sonuçlanan Alti Gün Savasi'nin ardindan Yahudi Devleti'ni kinamamis ve BM'de onun aleyhine oy vermemistir. Israilliler, Çavusesku'nun bu jestini iyi görmüsler ve diktatör ile yakin baglantilar kurmuslardir. Israil lobisi, Amerikan Kongresi'nde Romanya lehine lobi yapmaya söz vermis ve gerçekten de yahudi lobisinin çabalari sonucunda Çavusesku Romanyasi, Amerika'nin "ticarette en çok tercih edilen ülke" (Most Favoured Nation) listesinde yillar boyu yerini korumustur. Bunun yanisira, Israil ve Romanya arasinda Romen yahudilerinin Israil'e göç ettirilmesi ile ilgili anlasmalar imzalanmis ve uygulamaya konmustur. Israil'in Çavusesku'ya verdigi lobi destegi de, eli kanli diktatörün devrilmesine kadar sürmüstür.134
Israil'in ya da onun Amerikali uzantilarinin sol-fasistlerle yakin iliski içinde oldugunu, yakin çevremize baktigimizda da görebiliriz. "Nasyonal Sosyalizm"in alaturka versiyonu olan "ulusal sol"un fosillesmis liderinin, Kissinger'in çok yakin bir dostu, daha dogrusu istikrarli bir ögrencisi olusu bir tesadüf degildir. Bölücülüge karsi çikma adina en büyük bölücülügü yapanlar, dine ve dindarlara karsi sahin kesilenler, hep bu "ulusal sol"un dinazorlaridir.
Israil'in Avrupali fasistler ve neo-Naziler'le olan yakin iliskileri de az bilinen ama dogruluguna kusku olmayan bir gerçektir. Israil, Avrupa'daki asiri sagci örgütler ve kontrgerilla örgütlenmeleri ile çok yakin iliskiler kurmus ve onlari farkli yönlerden desteklemistir.135 Yahudi Devleti'nin, Bati Alman gizli servisinin sefi ve eski bir Nazi generali olan Reinhard Gehlen'in araciligiyla neo-Nazilerle kurdugu iliskili bunun bir örnegidir. Alman Gizli Servisi BND'nin sefi olan Gehlen, Mossad'la çok yakin iliskiler kurmus ve onun zamaninda iki gizli servis arasindaki isbirligi en üst düzeye çikmistir. Israil Gehlen araciligi ile Alman neo-Nazileriyle de yakin iliskiler kurmustur. (Almanya'daki kontrgerilla hareketinin adinin "Gehlen Harekati" olmasi da bir baska ilginç noktadir). Gehlen ve neo-Nazilerle kurulan bu baglantinin Israil cephesindeki mimari ise oldukça tanidik bir isimdir; Simon Peres.136
Peres'in Idi Amin, irkçi Güney Afrika rejimi, Somoza gibi fasistlerle baglantilarina önceki sayfalarda deginmistik. Israil'deki "solcu" Isçi Partisi'nin agir topu Peres'in fasistlerle bu denli yakin iliskiler kurmasi, bizlere Israil siyasi sisteminin ne denli "yekpare" bir sistem oldugunu göstermektedir: Israil'in "solcu" Isçi Partisi ve "sagci" Likud bloku arasinda hiçbir gerçek fark yoktur. Her iki parti de, 8. bölümde de degindigimiz gibi ayni derecede fasist ve irkçidir. (Su günlerde baris havarisi geçinen Peres'in fasist baglantilari hala ayni hizla sürmektedir. Onu, dünyanin çesitli ülkelerine yaptigi resmi ziyaretler sirasinda fasist partilerin liderleri ile son derece samimi sohbetler yaparken görebilirsiniz).
Livia Rokach, Israil eski Basbakanlarindan Moshe Sharett'in
özel günlügüne dayanarak yazdigi Israil'in Kutsal Terörü adli kitabinda
Yahudi Devleti'nin baska Avrupa fasistleri ile olan baglantilarina deginir.
Buna göre, Israil'in fasistler ve sol-fasistler araciligiyla en çok yipratmaya
ugrastigi ülkelerin basinda Italya gelmektedir. "Anti-Siyonist Katolik
bir kültürle yogrulmus olan Italya", Israil tarafindan potansiyel bir düsman
olarak algilanmaktadir. Rokach, Israil'in bu "potansiyel düsman"a karsi
oynadigi fasist kartini söyle anlatir:
Ostrovsky'nin sözünü ettigi Mossad-Gladio baglantisi son derece önemlidir ve bizlere baska ülkeler hakkinda da önemli bir ipucu vermektedir. Çünkü Italyan Gladio'su, Soguk Savas döneminde NATO ülkelerindeki rejim muhaliflerini ortadan kaldirmak için kurulmus olan büyük kontrgerilla aginin yalnizca Italya'daki koludur. Ve eger kontrgerilla aginin Italya kolu "Mossad'in müttefiki" ise ve Mossad'la ortak operasyonlar gerçeklestiriyorsa, bu ittifakin kontrgerillanin diger ülkelerdeki versiyonlari açisindan da geçerli oldugunu düsünebiliriz. (Az önce Alman kontrgerillasi Gehlen'in Mossad iliskisine de deginmistik).
Nitekim Mossad-kontrgerilla baglantisinin önemli bir baska örnegini yine Victor Ostrovsky vermektedir.140 Eski Mossad ajani, Belçika'daki Gladio ve bu Gladio'nun sivil kanadini olusturan Westland New Post (WNP) adli fasist partinin Mossad'la çok yakin iliski içinde oldugunu anlatir. Buna göre, Belçika Gladio'sunun Belçika gizli servisi içindeki uzantilari ve WNP, 1980'lerin ortalarinda bir seri suikast ve bombalama eylemini Mossad'in yardimi ile gerçeklestirmistir. Bu "destablizasyon" eylemlerinin amaci, sol çizgiye kaymaya baslayan hükümeti baltalamaktir; Gladio tarafindan gerçeklestirilen eylemler solcularin üstüne atilacak ve böylece karsi tarafin arkasindaki halk destegi zayiflatilacaktir. Gerçeklestirilen eylemlerin arasinda, Belçika Basbakaninin öldürülmesi ve çok sayida süpermarketin bombalanmasi vardir. Belçika Gladio'sunun sözkonusu eylemleri gerçeklestirmek için kurdugu gruptan üç kisi 1985'te ülkeyi terketmek zorunda kalarak Israil'e kaçmis ve orada Mossad tarafindan kendilerine yeni sahte kimlikler saglanmistir. Ostrovsky, bu sahte kimlik saglama isleminin, Mossad ile Belçika asiri sagi arasindaki gizli anlasmanin bir parçasi oldugunu yaziyor. Eski Mossad ajaninin verdigi bir diger bilgi ise "Fransa'daki fasist gruplar ile Mossad arasindaki isbirligi." 141
Israil, tüm bunlarin yanisira, az önce de belirttigimiz gibi kimi zaman sol-fasistlerle de yakin baglantilar içindedir. Italya'yi yillar boyu kasip kavuran Kizil Tugaylar'in Israil ve Mossad ile kurdugu yakin baglantilar bunun bir örnegidir. Bu baglanti simdiye kadar pek çok kaynakta açiklandi. Italyan Panorama dergisi, Israil'in 1970'lerin basindan bu yana Kizil Tugaylar'a silah, para ve askeri egitim verdigini yazmisti.142 Noam Chomsky de Kizil Tugaylar-Mossad iliskisine deginir. Chomsky'nin yazdigina göre Kizil Tugaylar'in Italyan Basbakani Aldo Moro'yu öldürmesinde de Israil'in rolü vardir; çünkü Moro Israil karsiti düsüncelere sahiptir. Israil'in Kizil Tugaylar'a destek vererek yapmak istedigi sey ise Italya'yi istikrarsizliga sürüklemektir.143
Italya örnegi bize Israil'in stratejisi ile ilgili önemli bir gerçek göstermektedir: Israil, kendisine düsman olarak gördügü halklarin baski altinda tutulmasi, terörize edilmesi, istikrarsizliga sürüklenip "destablize" edilmesi gerektigine inanir. Fasistleri ve bazen de sol-fasistleri desteklemesinin mantigi temelde budur. Bu "düsman" halklarin çogu kuskusuz Düzen tarafindan ezilen ve dolayisiyla Düzen'e tepki duyan Üçüncü Dünya halklaridir. Dünyanin "en Katolik" ülkesi olan Italya ise Katolik düsüncesinde yer alan anti-Siyonizm nedeniyle "düsman halklar" kategorisine girmistir (ancak Vatikan'in Israil'le kurdugu son iliskilerden sonra bu durumun önemli ölçüde degistigi söylenebilir). Kuskusuz Israil'in din yönünden "düsman halklar" sinifina koydugu halklarin basinda ise özellikle son dönemlerde, müslümanlar gelmektedir. Bunu kitabin bir sonraki bölümünde inceleyecegiz.
Ancak Israil Üçüncü Dünya savasinda yalniz degildir. Amerika da bu savasin içindedir. Bu savasin Amerikan kaynakli oldugu, Israil'in de onun yardimcisi oldugu söylenir. Oysa gerçekler önceki sayfalarda da belirttigimiz gibi daha farklidir.
CFR'nin önde gelen beyinlerinden George Kennan'in 1948 yilinda söyledigi sözler, Üçüncü Dünya savasinin mantigini kavramak bakimindan önemlidir. Kennan, söyle diyordu: "Dünya servetinin %50'sine ama nüfusunun %6.3'üne sahibiz... Bu durumda kiskançlik ve kizginlik odagi olmamiz gayet normal. Önümüzdeki dönemde asil görevimiz bu ayricalikli pozisyonunun devamini saglayacak bir iliski modeli kurmamizdir." 144
Evet, en basta Amerika'nin yer aldigi Birinci Dünya, Üçüncü Dünya'nin yaninda inanilmaz bir zenginlige sahipti. Bir taraf açliktan ölürken, öbür taraf asiri lükslerle dolu birer tüketim toplumuydu. Ve CFR ideologu George Kennan'in dedigi gibi Birinci Dünya, en basta da Amerika, bu adaletsiz sistemin sürmesi için çaba harcamak zorundaydi. Bu, Bati ile Üçüncü Dünya arasinda geçecek bir savas demekti.
Bu dogal bir durum olarak karsilanabilir. Inkarci insanin bencil tabiatinin bir sonucu olarak, Bati'nin elindeki lüksleri Üçüncü Dünya ile paylasmamak istememesinin ve bu nedenle de Üçüncü Dünya'ya karsi savas açmasinin mantigi anlasilabilir. Anlasilmasi daha zor olan bir sey varsa, o da neden Birinci ve Üçüncü Dünya'lar arasindaki bu savasta en büyük rolü yahudilerin oynadigidir.
Ikinci Dünya Savasi öncesi sag kanat Siyonizmin lideri
olan Vladimir Jabotinsky'nin ilginç bazi sözleri, bize bu konuda isik tutabilir.
Jabotinsky, söyle demistir:
O dönemin süper gücü olan Ingiltere, günümüzde yerini Amerika ile degistirmistir. Ayni mantigin geçerli oldugunu düsünürsek, bugün Amerikan emperyalizminin yayilmasi, Amerikalilardan çok yahudilere yariyor olmalidir.
Amerika'yi biraz büyüteç altinda inceledigimizde, bunun bir varsayim degil, bir gerçek oldugunu görebiliriz. Çünkü Amerika'yi, normal bir ülke iken emperyalist bir süper güç yapanlar yahudi önde gelenleridir. Amerika'nin dis politikasini yönlendiren ve bu dis politikadan en çok çikar saglayanlar da yine onlardir. (Bkz. 6. ve 7. bölümler) Amerikan dis politikasinin Israil'le uyumlu olusunun gerçek nedeni de budur.
Dolayisiyla Amerika'nin Üçüncü Dünya egemenliginin zayiflamasi, yahudi önde gelenlerinin zayiflamasi anlamina gelir. Daha genis ölçekte, yahudi önde gelenleri, Üçüncü Dünya'ya karsi tüm Bati dünyasinin yanindadirlar. Çünkü Bati'nin bugünkü sekli, yahudi önde gelenlerinin bir ürünüdür. Yahudi önde gelenleri, Yeni Seküler Düzen'i (Novus Ordo Seclorum) Bati'da kurmuslar, Bati'yi kendi istedikleri gibi sekillendirmislerdir. Bati, onlarin Üçüncü Dünya'ya karsi ellerindeki en büyük silahtir.
Israil'in Üçüncü Dünya'da Bati kuklasi rejimleri ayakta tutmak için verdigi savas da bunun bir sonucudur. Hallahmi söyle diyor: "Israillilerin savas çigligi 'Bati kazanabilir'dir: Bati, Güney Afrika olsun, Ortadogu olsun veya Orta Amerika olsun, Üçüncü Dünya'daki radikal hareketlere karsi zafer kazanabilir." 146
Iste bu nedenle Israil, Bati aleyhtari hareketlere Bati'dan daha çok düsmandir. Amerikan karsiti hareketlere, Amerika'dan daha sert tepki vermektedir. Çünkü Jabotinsky'nin Ingilizler için söyledigine benzer sekilde, Amerikalilarin kazanmasi, Amerikalilardan çok yahudilere yaramaktadir.
Tüm bunlarin yaninda, Üçüncü Dünya, ayni zamanda Israil'in dogrudan kendisine yönelik bir tehdittir.
1975'de BM Genel Kurulu'nun aldigi, Siyonizm'in irkçilik
oldugunu öngören karar, Üçüncü Dünya'da ortaya çikmaya baslayan fikir birliginin
bir sonucuydu. Birinci Dünya Siyonizmi mesru bir politik ideoloji olarak
benimserken, Üçüncü Dünya onu irk ayirimi ile ayni kefeye konmasi gereken
bir sömürgecilik biçimi olarak görüyordu. BM'de, 1967'den beri yaklasik
iki yüz Israil karsiti önerge oylamasi yapildi. Bunlarin bazilari en basta
Üçüncü Dünya ülkelerinin oyuyla benimsendi, yaklasik otuz kadari da sadece
Amerika vetosuyla geçersiz kilindi. Bu nedenle Israil, Üçüncü Dünya'nin
bagimsizlasmasini, dogrudan kendisine yönelik bir tehdit olarak algilar
hale geldi. Hallahmi söyle diyor:
Ve Israil, tüm bu fasistleri, Üçüncü Dünya halklarina
karsi daha da baskici, daha da acimasiz olmalari için tesvik etti. Israil'in
dünyanin dört bir yanindaki fasist rejimlere gönderdigi iskence uzmanlari,
askeri uzmanlar, psikolojik savas uzmanlari bu misyonu yerine getirdiler.
Yahudi Devleti, Amerikalilari da daha sert yapabilmek için ugrasti. Noam
Chomsky'nin sayfalar dolusu anlattigi "ABD terörü", Israillilerin gözünde
yeterli degildi. Onlar Üçüncü Dünya'ya karsi daha da sert yöntemler kullanilmasini,
daha çok kan akitilmasini istiyorlardi. Hallahmi, bu konuda söyle diyor:
Bu konuda eski bir Güney Afrika fasistinin söyledigi sözler son derece ilginçtir. Siyah halkin isyanlarini bastirmak için siddet kullanmayi gelenek haline getirmis olan apartheid rejiminin eski Içisleri Bakan Vekili Louis Le Grange, 1976 yilindaki bir konusmasinda Israillilerin halk hareketlerini bastirma yönünde neden daha "basarili" oldugunu söyle açikliyordu: "Israilliler yerlilerin ayaklanmalarini bizden çok daha iyi ezebiliyorlar. Çünkü dogrusunu söylemek gerekirse bizimkilerden çok daha rahat adam öldürüyor, bizimkilerden çok daha sert ve seri davranabiliyorlar." 151
Israil'in tasidigi bakis açisi Amerika'ya da belli ölçüde asilanmistir. Amerika'da Üçüncü Dünya aleyhindeki akimlarin arkasinda genellikle Israil uzantilari vardir. Benjamin Beit-Hallahmi, Amerika'da "Üçüncü Dünyanin cani cehenneme" seklinde ifade edilen söylemin asil olarak yahudi çevrelerin bir ürünü olduguna, Daniel Patrick Moynihan ve Jeane Kirkpatrik gibi Israil baglantili isimlerin bu düsüncenin propagandasini yaptigina dikkat çekmektedir.152
Hallahmi, Israillilerin nasil olup da böylesine ortak bir acimasizliga, sertlige sahip olabildiklerini de arastirir. Üçüncü Dünya'nin halklarina—ki bu halklar baski ve zulüm altinda ezilen, çaresiz, yani insanin vicdanini sizlatan bir durumdadirlar—neden ve nasil böyle bir nefret duyabildikleri önemli bir sorudur. Bu nefretin, yalnizca Üçüncü Dünya'daki Israil askeri uzmanlarini ya da Mossad ajanlarini degil, tüm Israil toplumunu kapsamakta olusu daha da ilginçtir.153
Iste Israil, kendi icadi olan Sosyal Darwinizmi tüm dünyaya uygulama hedefindedir. Kendisine "müttefik" olarak seçtigi uluslari (ki bunlar Batili uluslardir), asagi gördügü uluslara karsi üstün kilmak ve tüm bu müttefikleriyle birlikte dünyada "yönetenler" sinifini olusturmak egilimindedir. Yahudi Devleti dünyayi hiyerarsik/totaliter bir düzen içine sokmayi hedeflemektedir. Hiyerarsinin tepesinde ise elbette kendisi, yani Israilogullari bulunacaktir. Mesih, bu hiyerarsinin kesin olarak kurulmasini saglayacak lider olarak tasarlanmaktadir. (Dini düzenin yikilmasiyla kurulan Yeni Seküler Düzen [Novus Ordo Seclorum] da, aslinda bu hiyerarsik/totaliter dünya sistemini kurmak için vardir. Çünkü ancak dinin olmadigi bir yerde sözkonusu hiyerarsik dünya düzeni olusturulabilir. Din hakki, seküler düzenler ise gücü üstün tutmaktadir. Gücün tek mesru ölçü sayilmasi, yani Israil'in zihnindeki Sosyal Darwinizmin galip gelebilmesi, dinin tam olarak yenilgiye ugratilmasiyla mümkün olabilir.)
M. Tevrat'taki sapkin "Nuh'un ogullari" kissasi, Israil'in Sosyal Darwinizminin temelini olusturmaktadir. Kissa, dünyadaki bazi irklarin lanetli, bazilarinin en basta yahudiler olmak üzere övülmüs oldugunu anlatir. Simdi Israil bu kissada tasarlanmis olan irk ayrimini gerçege dönüstürme, dünyayi Sosyal Darwinizm kuralina göre gruplara ayirma hedefindedir.
Kuskusuz bu Kuran'in ifadesiyle "yeryüzünde bozgunculuk"tur.
Çünkü Kuran, insanlari yapay bölünmelerle bölmeyi ve onlara baski uygulamayi
tam bir bozgunculuk (fitne) olarak tarif eder. Firavun bunun en iyi örnegidir:
Firavun'un Misir'da yaptigini bugün Israil global
düzeyde yapma egilimindedir. (Üçüncü Dünya halkalarini çocuk ayrimi yapmadan
"bogazlayan"lar, Israil egitiminden geçen fasistlerdir). Bu, Yahudi Devleti'nin
"global bir bozgunculuk" pesinde oldugunu gösterir ki, Isra Suresi'nin
basinda haber verilen de tam olarak budur: "Kitapta Israilogullarina su
hükmü verdik:
"Muhakkak siz yer(yüzün) de iki defa bozgunculuk çikaracaksiniz
ve muhakkak büyük bir kibirlenis-yükselisle kibirlenecek-yükseleceksiniz."
(Isra, 4)
En dogrusunu Allah bilir, ancak bizim görebildigimiz, ayette haber verilen bozgunculugun ikincisinin bugün tam anlamiyla yasanmakta oldugudur.
Ancak Israil'in bu noktada basvurdugu çok önemli bir yöntem gözlerden kaçmamalidir. Israil, üstlendigi bu büyük misyonu elinden geldigince kimseye farkettirmeden sürdürmektedir. Israilliler hiçbir zaman Üçüncü Dünya'ya karsi giristikleri savastan söz etmezler. Hersey gizli yürütülmektedir. Mesih Plani 500 yildir gizli olarak yürütülmekte olduguna göre, onun bir uygulamasi olan Üçüncü Dünya savasi da elbette sakli tutulacaktir.
Gizli tutulan gerçeklerin basinda, dünya sistemi açisindan Israil'in konumu gelir. Kuran, dünyadaki insanlarin çogunu iki ana gruba ayirir: Müstekbirler ve mustazaflar. Mustazaf; za'fa ugratilmis, güçten düsürülmüs, ruhsal, maddi ve zihni yönlerden güçsüzlestirilmis, gerçekte kendisi zayif olmadigi halde dondurulmus, önüne engel çekilmis anlamina gelir. Buna karsilik, müstekbir ise; büyüklenen, kendinde büyüklük ve sinirsiz güç vehmeden ve mustaz'aflar üzerinde haksiz baski ve tahakküm kuran anlamina gelmektedir.
Önceki sayfalarda inceledigimiz bilgiler, Israil'in tam anlamiyla "müstekbir" oldugunu gösteriyor. Ancak gerçek ile görüntü arasinda fark vardir. Dünya hakkinda çok sey bildigini düsünen pek çok insan, önceki sayfalarda inceledigimiz Israil baglantilarinin çogunu hiç duymamistir. Aksine, pek çok kisi Israil'i tam ters yönde algilar. Yahudi Devleti'nin ve onun uluslararasi uzantilarinin propaganda gücü öylesine etkindir ki, dünyayi oldugundan farkli gösterebilmektedirler. Pek çok kisi, dünyanin dört bir yanindaki fasistlerin birer antisemit (yahudi aleyhtari) ve dolayisiyla Israil düsmani oldugunu düsünmektedir.
Son derece yaygin olan bu düsünce kendiliginden olusmamistir. Bu düsüncenin temelinde, yahudi soykirimi efsanesi yatar. Dünyayla ilgilendigi söyleyen insanlara gidip de Naziler hakkinda soru sordugunuzda, size büyük olasilikla Nazi denen canavarlarin 6 milyon masum yahudiyi firinlarda yaktigini söyleyeceklerdir. Oysa, bu bir yalandir. Aksine Naziler ve Siyonistler müttefiktir ve soykirim diye bir sey asla olmamistir. Ancak bunu kimse bilmemektedir. Bilmesine de izin verilmez. Pek çok Batili ülkede soykirimi inkar edenler hapse atilmakta, yayinlari yasaklanmaktadir. Çünkü Nazi efsanesi, tahmin edilemeyecek kadar önemli bir etki yaratmaktadir. Fasist, Nazi demektir; Nazi de yahudi aleyhtari. Fasistlerin "kötü" insanlar oldugunu herkes kabul etmektedir. Bunun sonucunda tek bir sey çikar: Madem kötü fasistler yahudilere düsmandir, öyleyse yahudiler "mustazaf" bir toplumdur.
Israil, iste bu illüzyonu kullanarak tüm dünyaya kendini ve uluslararasi uzantilarini "mustazaf" olarak göstermektedir. Israil'i ziyaret eden her yabanci liderin ilk önce Yad Vashem Soykirim Müzesi'ne götürülmesinin nedeni budur. Yahudi Devleti, özene bezene hazirladigi soykirim dekorlarini göstermekte ve kendisinin zavalli insanlarin kurtariciligini yapan bir devlet oldugu imajini beyinlere yerlestirmektedir. Ayni illüzyon, medya yoluyla milyonlarca insanin daha beynine her gün enjekte edilir. Bu imaji körüklemek için bazen diasporadaki "önemsiz" yahudi hedeflerine provokasyon saldirilari da düzenlenir. Mossad, sinagoglari bombalar. Amaç, illüzyon yaratmak ve Israil'in gerçek konumunu gizlemektir.
Israil bugün ayni yöntemi "Ortadogu baris süreci" adi altinda da sürdürmektedir. Dünyadaki "bozgunculugun" önde gelen sorumlusu olan Yahudi Devleti, kendisini baris melegi olarak sunma gayreti içindedir. Ancak bu da "bozgunculugun" bir parçasidir. Çünkü Kuran'a göre, asil bozguncular (fesadçilar), iyilik yapmak istediklerini iddia edenler, "suret-i haktan" gözükenlerdir: "Kendilerine: 'Yeryüzünde fesat çikarmayin' denildiginde: 'Biz sadece islah edicileriz' derler. Bilin ki; gerçekten, asil fesatçilar bunlardir..." (Bakara, 11-12)
Iste Israil ve yahudi önde gelenleri uzunca bir süredir
ayette tarif edilen tavir içindedirler. Ellerindeki güçlü propaganda araçlari
ile de büyük yiginlari, özellikle de Batililari inandirmislardir. Bugün
Bati'daki pek çok insan, Siyonizmin son derece mesru, hatta "insancil"
bir hareket oldugu düsüncesindedir (Üçüncü Dünya ülkelerinin Siyonizmi
irkçilik sayan 1975 tarihli BM Genel Kurulu karari, bu kisiler için anlasilamaz
bir tutumdur). Hallahmi, "Siyonizmin hümanist tarihi masali" dedigi bu
illüzyonla ilgili sunlari söyler:
Yahudi Devleti'nin Üçüncü Dünya'daki "bozgunculugu" halen tüm hiziyla sürmektedir. En son olarak 1995 Subatinda Peru ile Ekvador arasinda sinir anlasmazligi nedeniyle dogan savasta da Israil'in rolü oldugu ortaya çikti. Basina sizan haberlere göre, Israil Ekvador'la yeni bir silah anlasmasi yapmis, içinde Mirage savas uçaklari, Exocet füzeler ve Hut anti-zirh füzelerinin de yer aldigi silahlarin Ekvador'a satilmasi kararlastirilmisti. Kisacasi, Israil, Ortadogu'da oynamaya çalistigi "baris havarisi" rolüne karsin Üçüncü Dünya'da savas körüklemeye devam ediyordu.158
Ancak son yillarda Israil'in Üçüncü Dünya'ya karsi giristigi bu savasta önemli bir stratejik degisiklik olmustur. Bu degisiklik, Yahudi Devleti'nin Düzen için en büyük tehlikenin Üçüncü Dünya'daki herhangi bir radikal hareketten degil, Islam'dan geldigini anlamasiyla gerçeklesmistir. Bugün Israil, hem Ortadogu'da hem de global düzeyde, acil ve önemli hedef olarak Islam'i seçmis bulunmaktadir.
Dolayisiyla simdi Israil'in Islam'a ve müslümanlara karsi giristigi savasi incelemek gerekmektedir...