|
|
|
![]() Önsöz:
Giris:
I.
KISIM:
1.1492 ve Sonrasi: Düzen'in Ilk Adimlari 2.Yeni Seküler Düzen'in Kurulusu 3.Aydinlanma ve Fransiz Devrimi 5.Eski bir 'Yeni Düzen'in Hikayesi: III. Reich ve Siyonizm
II.
KISIM:
8.Israil ya da Mesih'in Ayak Sesleri III.
KISIM:
10.ISKIgate: Bizim de bir P2'miz Var mi? IV.
KISIM:
11.Düzen'in Üçüncü Dünya'daki Savasi 12.Düzen'in Müslümanlarla Savasi V.
KISIM:
|
ya da YENI MASONIK DÜZENDünyanin Besyüz Yillik Gerçek Tarihi
ve Dünya Düzeninin
B E S I N C I B Ö L Ü M :Eski bir 'Yeni Düzen'in Hikayesi;III. Reich ve Siyonizm
— Siyonist terör örgütü Stern (LEHI)nin 1941 yilinda Nazi Almanyasi'na yaptigi askeri ittifak teklifinden Ancak aslinda Yeni Düzen ifadesi, III. Reich'dan da önce kullanilmisti. Amerika'nin kuruculari, 2. bölümde inceledigimiz gibi ABD'nin Büyük Mührü'ne Novus Ordo Seclorum, yani Yüzyilin Yeni Düzeni ya da Yeni Seküler Düzen ibaresini eklemislerdi. Sözkonusu Yeni Düzen'in, Avrupa'da dini otoriteye karsi girisilen uzun bir savas sonucunda kuruldugunu biliyoruz. Dini otoriteye karsi yürütülen bu uzun savasi organize eden gizli el ise yine 2. bölümde inceledigimiz gibi yahudi önde gelenleri ve Tapinakçi gelenegi koruyan masonlar arasindaki Ittifak'ti. Özetle, Bati'da kurulan bu ilk "Yeni Düzen", yani Novus Ordo Seclorum, eski düzenden memnun olmayan Ittifak tarafindan kurulmustu, asil amaci Ittifak'in amaçlarina hizmet etmekti ve en büyük özelligi de seküler olusuydu. Bu noktada Novus Ordo Seclorum ile Naziler'in Yeni Düzen'i arasinda önemli bir ortak nokta olduguna dikkat etmek gerekir: Naziler'in kurma iddiasinda olduklari Yeni Düzen de seküler bir düzendi. Nasyonal Sosyalizm, büyük ölçüde anti-Katolik bir ideolojiydi ve Alman irkinin Hiristiyanlik öncesindeki pagan (putperest) dönemine ait gelenegini canlandirmak amacindaydi. Nazilerin en önemli ideologu olan Alfred Rosenberg, Hiristiyanligin, Hitler önderliginde kurulan yeni Alman Kralligi (III. Reich) için gerekli olan spritüel enerjiyi saglayamadigini, bu nedenle Alman irkinin antik pagan dinine geri dönülmesini savunmustu. Rosenberg'e göre, Naziler iktidara geldiklerinde Kiliseler'deki Inciller ve haç sembolleri kaldirilmali, yerlerine gamali haçlar, Hitler'in Kavgam adli kitabi ve Alman yenilmezligini temsil eden kiliçlar yerlestirilmeliydi. Hitler Rosenberg'in bu görüslerini benimsedi, ancak toplumdan büyük tepki alacagini düsünerek sözkonusu yeni Alman dini teorisini uygulamaya geçirmedi.1 Ancak Nazi ideolojisi, her zaman için seküler ve din aleyhtari kimligini korudu. 2. bölümde bir kuraldan söz etmistik; her seküler ideoloji, yahudi önde gelenleri ile masonlar arasindaki Ittifak'in çikarinadir. Çünkü, Ittifak'in egemenligi için en temel sart, seküler bir dünyanin varligidir ve dünyayi bu hedefe götüren her ideoloji de, sonuçta Ittifak'a hizmet eder. Nitekim 2. bölümde kapitalizm ve sosyalizm gibi iki zit ideolojinin de gerçekte Ittifak tarafindan üretildigini ve Ittifak'in çikarlarina yaradigina deginmistik. Iste bu noktada önemli bir soru sorabiliriz: Naziler'in Yeni Düzen'i de seküler bir düzen olduguna göre, acaba bu düzen ile Ittifak'in bir iliskisi var miydi? Bir baska deyisle, Naziler'in, yahudi önde gelenleri ile Tapinakçi gelenegi koruyan masonlar arasinda kurulu olan Ittifak'la bir baglantilari var miydi? Ya da Ittifak'a hizmet etmisler miydi? Eger resmi tarihe bakarak bu sorulari cevaplandirmaya kalkarsak tüm bu sorularin hepsine kesin bir biçimde olumsuz bir cevap vermemiz gerekir. Çünkü resmi tarihe göre, Naziler, yahudilerin tarih boyunca karsilastiklari en büyük düsmanlardan biri ve ayni zamanda da fanatik birer anti-masondurlar. Oysa daha baska pek çok konuda oldugu gibi resmi tarihin bizlere sundugu bu görüntünün ardinda da daha farkli bir gerçek yatmaktadir. Naziler'in hem masonlukla, hem de yahudi önde gelenleri ile olan iliskileri bilinenden oldukça farklidir. Konuya, Nazizmin Tapinakçi kökenini inceleyerek baslayabiliriz. Nazizm'in Tapinakçi KökenleriKitabin önceki bölümlerinde Kabalacilarin Tapinakçilarla kurduklari tarihi Ittifak'i inceledik. Bu Ittifak'in Tapinakçilarin devami niteligindeki Gül-Haç ve mason örgütlenmeleri araciligiyla sürdügünü biliyoruz. Ancak Tapinakçi gelenegin birbiriyle yakin iliski içindeki bu iki kolunun, yani mason ve Gül-Haç derneklerinin yaninda, baska bazi küçük kollari da kurulmustur. Tapinakçi gelenege—yani yahudi mistisizmine ve yahudilerle stratejik isbirligine—bagli kalan bu küçük kollar, örgütlenme sekli açisindan masonluktan farklilik göstermislerdir. 2. bölümde degindigimiz Bavyera Aydinlanmislari (Illüminati) örgütü, bu tür örgütlerdendir. Illüminati, inceledigimiz gibi sosyalizme ve özellikle de anarsist sosyalizme öncülük etmisti.19. yüzyilin ikinci yarisinda Tapinakçi gelenegi devam ettiren sözkonusu okült derneklerin sayisi hizla artti. Hemen her ülkede farkli isim ve görüntüler altinda Tapinakçilardan ya da Gül-Haçlar'dan esinlenen gizli dernekler kuruluyordu. Bu derneklerin en önemli özelliklerinden biri ise 2. bölümde degindigimiz gibi ulus-devletlerin kurulusu ve milliyetçi ideolojilerin yayilmasindaki önemli katkilariydi. Alman milliyetçiligi, hatta irkçiligi da sözkonusu okült dernekleri ile oldukça içli-disliydi. Ingiliz tarihçi Michael Howard, The Occult Conspiracy adli kitabinda "pan-Cermenik Alman milliyetçiliginin ruhsal gücünü ve ideolojik kökenini okült derneklerden aldigini ve okült gelenegin 1920'lerde dogan Nasyonal Sosyalizm (Nazi) akimina da büyük bir zemin hazirladigini" yazar.2 Gerçekten de Nazi hareketine kadar uzanan 19. yüzyil Alman milliyetçiligini inceledigimizde, Tapinakçi gelenegi koruyan ve birbiri ardina kurulan farkli gizli derneklerin bir zincir halinde Nazi partisinin çatisini olusturdugunu görüyoruz. Michael Howard'a göre, tüm Almanca konusan halklarin birlestirilmesi hedefini benimseyen asiri Alman milliyetçiligi, Helene Blavatsky adli Rus asilli bir medyum tarafindan 1875 yilinda kurulan Theosophical Society adli okült derneginden büyük ölçüde etkilenmisti. Peki bu dernegin amaci neydi dersiniz?... Howard söyle açikliyor: "Blavatsky'nin amaci, dogu mistisizmi ve okültizmi ile; masonluk, Gül-Haççilik, Kabala gibi Bati kaynakli okült gelenekleri birlestirmekti." 3
Gamali haçin sözkonusu yahudi sembolleri arasinda ne aradigini sorabiliriz. Frederick Goodman'in, Magic Symbols (Büyü Sembolleri) adli kitabinda bu soruya tatmin edici bir cevap getiren bilgiler yer aliyor. Goodman'in yazdigina göre, oldukça eski bir okült sembol olan gamali haç (swastika), Kabala mistisizmi ile oldukça yakindan ilgilidir. Kabala'nin "Hayat Agaci" olan Sefirot'taki "Keter" isimli Sefirah, swastikanin çikis noktasidir. Buna göre, "swastika (gamali haç) Süleyman'in Mührü (alti köseli Siyon yildizi) ile de yakindan iliskilidir." 4 Kisacasi Theosophical Society, kullandigi sembollerden de anlasildigi gibi içinde hem yahudi mistisizmini hem de Nazilere öncülük eden bir Alman milliyetçiligini barindiriyordu. Bu, kuskusuz oldukça ilginç bir durumdur. Theosophical Society'den Naziler'e uzanan zincirin devamini inceledigimizde, daha da ilginç gerçeklerle karsilasiyoruz. Theosophical Society'den kisa bir süre sonra bir baska Alman milliyetçisi okült dernek daha kuruldu: Viril Dernegi. Michael Howard'a göre, Viril derneginin amaci, "Theosophy derneginin ve Kabala'nin mistik sistemini, Illüminati locasinin politik idealleri ile birlestirmekti." 5 Viril Dernegi'nin amblemi ise tek basina gamali haçti. Alman milliyetçileri tarafindan ayni siralarda kurulan bir diger dernek ise Armanenschafft adli gizli örgüttü. Armanenschafft, Avusturyali bir okült uzmani olan Guido von List tarafindan kurulmustu ve Aryan irkinin üstünlügü teorisini kendine ideoloji olarak benimsemisti. Von List, kurdugu dernegi masonik sistemi örnek alarak, Çirak-Kalfa-Üstad gibi derecelere ayirdi. Armanenschafft'in antik okült gelenegi temsil ettigini söylüyordu. Von List'e göre, Katolik Kilisesi bu gelenegi baski altina almis, ancak bu gelenek Tapinakçilar, Gül-Haçlar, simyacilar ve masonlar tarafindan canli tutulmustu. Simdi de Armanenschafft bu Tapinakçi gelenegi canlandirmaya çalisacakti.6 Guido von List, kendi örgütünün disinda, iki gizli örgüt ile de yakin bir iliski içindeydi. Bu iki örgüt de List'in pan-Cermenik, asiri sagci görüslerini paylasiyorlardi. Örgütlerin adlari ise oldukça ilginçti; Ordo Templi Orientis ve Ordo Novi Templi, yani "Dogu Tapinak Tarikati" ve "Yeni Tapinakçilar Tarikati"!... Adlarindan da anlasildigi gibi bu iki örgüt de açikça Tapinakçi gelenegi izleyen örgütlerdi. Örgütleri ve kurucularini inceledigimizde bunu daha açik bir biçimde görebiliyoruz. Ordo Templi Orientis (OTO), 1895 ve 1900 yillari arasinda Karl Kellner ve Theodor Reuss adli atesli iki Alman milliyetçisi tarafindan kurulmustu. Kellner ve Reuss'un önemli bir ortak özellikleri ise her ikisinin de yüksek dereceli birer mason olusuydu. Bu iki üstad mason, OTO'yu Memphis and Mizrahim adli bir Ingiliz locasinin obediyansi altinda kurmuslardi. OTO'nun kurulusunda önemli rol oynayan bir üçüncü isim ise çesitli Gül-Haç localarina üye olan Dr. Franz Hartmann'di. Theodor Reuss da Almanya'nin çesitli sehirlerinde Gül-Haç ve mason localari kurmustu. OTO'nun amaçlari arasinda, "tüm masonik ritlere açilan anahtarlarin ve seksüel büyü"nün ilerletilmesi vardi.7 Bu "seksüel büyü", büyük olasilikla Tapinakçilar'in sapkin özelliklerinden biri olan homoseksüelligin yeni bir varyasyonuydu. OTO'nun mason kurucusu Theodor Reuss, 1912 yilinda yazdigi bir kitapta, örgütün ritleri arasinda "karsilikli oral seks"in de yer aldigini açiklamisti. OTO'nun Ingiliz destekçilerinden Aleister Crowley'e göre ise bu "oral seks" ritüelinin kökeni, Illüminati örgütünün kurucusu Adam Weishaupt'un bir "bulusu"ydu ve ondan sonra da çesitli Gül-Haç localarinda uygulanir olmustu.8 Aleister Crowley, bir süre sonra OTO'nun Ingiliz kolunun üstadi oldu ve kendisine "Bafomet" adini takti. Bafomet, 2. bölümde degindigimiz gibi Ortaçag'daki Tapinakçilar'in kendisine tapindiklari bir tür puttu. |
|
Naziler'in öncülerinden biri olan Ordo Novi Templi, tahmin
edilebilecegi gibi asiri sagci bir ideolojiye sahipti ve dahasi, Avrupa'daki
çesitli asiri sagci gruplarla da iliski içindeydi. Ingiliz tarihçi Michael
Howard, örgütün 1910'lu ve 20'li yillarda Avrupa ve Amerika'daki asiri
sagci gruplar için "uluslararasi koordinatör" islevi gördügünü yaziyor.10
Bu gruplar içinde, Sirp milliyetçileri en dikkat çekenlerden biriydi. Ordo
Novi Templi, I. Dünya Savasi'nin patlak vermesine neden olan milliyetçi
Sirp gruplari ile çok yakin iliskilere sahipti.11
(Sirp milliyetçiliginin masonlukla olan iliskisi için
ayrica bkz. 12. bölüm)
Kisacasi 19. yüzyilin basinda, Almanya'da asiri sag egilimlere sahip ve birbirleriyle de yakin iliskilere sahip olan üç Tapinakçi örgüt kurulmus durumdaydi: Armanenschafft, Ordo Templi Orientis ve Ordo Novi Templi. Her üçü de Tapinakçi gelenege bagli, yani Kabala mistisizmine ve masonik ideolojiye sahip olan bu üç örgütün en önemli icraatlarindan birisi, Michael Howard'a göre, Germenorden (Alman Tarikati) adli örgütün kurulusuydu. I. Dünya Savasi'nin hemen öncesinde kurulan örgüt, Aryan irkinin üstünlügünü savunuyor, pan-Cermenik bir Alman Imparatorlugu'nun kurulmasini ve Hiristiyanlik öncesi (pagan) antik Alman kültürünün yeniden uyandirilmasini hedefliyordu. Örgütün amblemi gamali haçti ve tüm ritüellerini de mason ritüellerinden almisti.12
Sebottendorff'un masonik kariyerine Aytunç Altindal da "Hitler Dogmadan Önce" baslikli yazi dizisinde deginmisti. Altindal'a göre, Sebottendorff, "Bursa'da Abraham Termudi adli bir yahudi bankerin delaletiyle Memphis adiyla taninan mason locasina üye yapilmisti." Baron, o yillarda bir de Türk Masonlugu ve Bektasilik adli bir kitap yazmisti. Altindal'a göre Sebottendorff, II. Dünya Savasi'nin ardindan Türkiye'de "görünmeyen eller" tarafindan saklanmisti. (Bu "görünmeyen eller", büyük olasilikla Neo-Nazi masonlarin üye oldugu Moral Re-Armament derneginin Türkiye'deki kolu olan Manevi Cihazlanma Dernegi'ydi.) 15
Sebottendorff'u bu denli önemli kilan icraati ise kuskusuz
kurdugu ünlü Thule dernegiydi. Baron, 1910 yilinda, Istanbul'da bulundugu
siralarda, masonluk ve simya prensiplerini anti-komünizm ve asiri sag felsefe
ile birlestiren kendine bagli yeni bir örgüt kurmaya karar verdi. 1916
yilinda Germenorden ile baglantiya geçti ve sonraki iki yil içinde örgütün
en etkin üyesi haline geldi. Sonuçta, 1918 yilinda Germenorden'in adi Thule
Gesselschaft'a dönüstürüldü ve Sebottendorff da örgütün büyük üstadi oldu.
Umberto Eco, Thule'nin kurulusunu söyle anlatiyor:
Eco'nun anlattiklarindan da anlasildigi gibi "Tapinakçi
Gelenege Baglilik'in çesitlemelerinden biri" ya da daha basit bir ifadeyle
özgün bir mason locasi olan Thule, Nazi partisinin öncüsü ve hatta gerçek
kurucusuydu. Örgüt kurulduktan sonra hizla büyüdü. 1918 yilinda yalnizca
Münih kentinde 250, tüm Bavyera'da ise 1.500 üyeye sahipti. Üyeler arasinda;
yargiçlar, avukatlar, polis sefleri, aristokratlar, doktorlar, üniversite
hocalari, bilim adamlari, subaylar, sanayiciler ve is adamlari vardi. Önde
gelen üyelerden Bavyera Adalet Bakani Franz Gurtner, ayni makama Nazi rejimi
sirasinda da atandi. Thule üyelerinden polis sefi Wilhelm Frick ise Nazi
Almanyasi'nda Içisleri Bakanligi yapacakti.
Tapinakci
gelenegin bir devami olan Thule Dernegi, kendisine sembol olarak gamali
haçi benimsemisti. Bu sembol daha sonra Thule Derngi'nin bir ürünü olan
Nazi partisinin de resmi amblemi oldu. Ilginç olan, gamali haçin, Thule'nin
Tapinakci kökenine uygun olarak, yahudi mistisizminine ait bir sembol
olusuydu. Kabalistik ve masonik kaynaklarda çogu kez Siyon yildizi
ile içiçe kullaniliyordu. Üstte bunun bir örnegi: Fransa Büyük Dogu (Grand
Orient) locasi Süprem Konseyi'nin Büyük Üstadi Armand Bedarride tarafindan
yazilan ve 1928 yilinda loca tarafindan Paris'te "Sembolizm Kolleksiyonu"
serisi içinde basilan Regle & Compas (Gönye ve Pergel) adli mosonik
sembolizm kitabinin kapaginda Siyon yildizi içinde gamali haç sembolü. |
Thule'nin Nazi partisine dönüsümü bir dizi olayin sonucunda gerçeklesti. Örgüt, kuruldugu günden itibaren komünistlerle sürekli çatisma halindeydi. 1919'daki komünist ayaklanma sirasinda Thule yeraltina çekildi ve asiri sagci karsi-devrimcileri organize ederek silahli bir terör gücü olusturdu. Komünistlere karsi halk destegi kazanmak içinse, Alman Isçi Partisi'ni kurdu. Iste bu siralarda Adolf Hitler de Thule'ye katildi. Hitler, savas öncesi dönemde okültizmle yakindan ilgilenmis, özellikle Armanenschafft'in kurucusu Guido von List'in teorilerinden çok etkilenmisti. Bu nedenle, bir Tapinakçi örgütü olan Thule'ye kolayca adapte oldu. Thule'nin siyasi uzantisi olan Alman Isçi Partisi'nin kendisine amblem olarak gamali haçi seçmesi ise Hitler'in etkisiyle olmustu.
1920 yilinda Alman Isçi Partisi'nin adi Nasyonal Sosyalist
Parti (Nazi Partisi) olarak degistirildi. Partinin lideri ise elbette Hitler'di.
Hitler'in bu hizli yükselisi, Thule'nin destegi ile olmustu. Hitler'i kesfeden
kisi, Thule'nin önde gelen isimlerinden Deitrich Eckart idi. Eckart, yasli
bir okültist kadinin kendisine yillar önce anlattigi "Almanya'yi kurtaracak
Mesih" prototipini Hitler'de görmüstü. Bu nedenle bu genç adamin elinden
tuttu, onu Thule'nin zengin ve etkili üyeleri ile tanistirdi. Nazi partisini
ilk günlerinde finanse edenler zengin Thule üyeleriydi; Thule üyesi polis
sefleri de Hitler'e korunma sagladilar.
|
Thule'nin Nazi Partisi'nin çekirdegi olduguna, Aytunç Altindal da deginmisti. "Hitler'in ünlü Nasyonal Sosyalist Alman Isçi Partisi (NSDAP), 1920'de Thule tarafindan baslatilan çabalarla kuruldu" diyen Altindal, Thule'nin özellikleri arasinda da "okültizm, simyacilik ve Kilise karsitligi"ni sayiyordu.17 Bunlar, bildigimiz gibi Tapinakçi-mason geleneginin basta gelen özelliklerindendir. Katolik ilahiyatçi August Knoll da 1950'de, Hitler'in Kilise aleyhtari görüslerinin asil olarak Thule kaynakli oldugunu dile getirmistir.
Kisacasi, Theosophical Society'den baslayarak; Viril, Armanenschafft, Ordo Templi Orientis, Ordo Novi Templi, Germenorden ve Thule gibi okült derneklerin birbirlerinden aktararak tasidiklari Tapinakçi-mason gelenegi, Nazi partisinin gerçek kökenini olusturmustu. Naziler, 1314 yilinda kesin olarak yasaklanmalarinin ardindan yer altina giren ve Gül-Haç ve masonluk gibi örgütlerle yeniden ortaya çikan Tapinakçi gelenegin yeni bir varyasyonundan baska bir sey degildiler. Bunu açikça ifade etmekten de çekinmediler. Hitler, Nazi parti sistemini mason localarinin sistemine uygun bir biçimde düzenlemis ve bunu da açik açik söylemisti. 1934 yilinda ise söyle demisti: "Biz bir örgüt kuracagiz, saf kan ilkesinin etrafinda toplanmis Tapinak Sövalyeleri Biraderligi." 18 Bu "Tapinak Sövalyeleri Biraderligi"ni kurmakla görevlendirilen kisi ise kisa zamanda III. Reich'in Hitler'den sonraki ikinci adami haline gelecek olan Heinrich Himmler'di. Himmler, 1920'li yillarda Hitler'in bodyguardlari olarak görev yapmis olan SS (Schutzstaffel) örgütünü Tapinakçi ve mason sistemine göre düzenleme isini üstlendi.19 Himmler, SS'ler içinde özel bir arastirma grubu da olusturdu; bu grup, Tapinakçilar'in ve diger okült derneklerin tarih içindeki yerini arastirmakla görevliydi. SS'ler ayni zamanda Tapinakçilar'in belirgin özelligi olan anti-Hiristiyan ritüellere de sahiptiler. Himmler'in liderliginde yapilan SS törenlerinde Nasyonal-Sosyalist marslar söylenerek Hiristiyan haçi yakilir ve yerine gamali haç yerlestirilirdi.20
Bu bölümün basinda, Naziler'in Yeni Düzen'inin seküler olusuna dikkat çekmistik. Bu durum, bizleri, Nazizm ile Tapinakçilar ve yahudi önde gelenleri arasindaki bir Ittifak iliskisi aramaya yöneltiyordu. Nazizmin Tapinakçi kökeni ile ilgili inceledigimiz tüm bu bilgiler ise bize kuskularimizin yersiz olmadigini, gerçekten de Naziler'in Ittifak'la yakindan ilgili, hatta Ittifak'in bir parçasi olduklarini göstermektedir. Bu bilgiler, Naziler'in Yeni Düzen'inin neden seküler ve din aleyhtari oldugunu da açiklamaktadir. Çünkü eger Naziler Ittifak'in bir parçasi iseler, kurmaya çalistiklari Yeni Düzen'in, Ittifak'in kurdugu Novus Ordo Seclorum'un bir türevi olmasini da son derece normal karsilamak gerekmektedir.
Ancak bu noktada normal olmayan bir görüntü ile karsi karsiya kaliyoruz. Eger Nazi Partisi Tapinakçi-mason gelenegine bagli bir örgütse, 6 yüzyillik Tapinakçi-mason gelenegine göre, Nazilerin de yahudi önde gelenleriyle isbirligi içinde olmasi gerekir. Çünkü, 2. bölümde inceledigimiz gibi Tapinakçilar ve onlarin devami olan örgütler, yahudilerle daimi bir ittifak kurmuslar ve basta dini otorite olmak üzere her türlü düsmana karsi ortak bir savas vermislerdir. Ancak, Naziler'e baktigimizda, ideolojilerinin merkezinde fanatik bir antisemitizmin var oldugunu görürüz. Hatta tarih kitaplari, Naziler'in gözü dönmüs birer yahudi düsmani olduklarini ve bu nedenle de 6 milyon yahudiyi II. Dünya Savasi sirasinda kurulan toplama kamplarinda acimasizca imha ettiklerini anlatmaktadir.
Aytunç Altindal da bu konuya dikkat çekmis ve "Thule'nin bünyesinde hem mason olan hem de yahudilerden nefret eden bir çok soylu" oldugunu yazmisti. Altindal, bunun yanisira Alman localarinin kuruculari arasinda çok sayida antisemit olduguna da dikkat çekiyordu. Bunun ardindan da "günümüzde yanlis bilinen bir olguya" deginmek gerektigini, "mason localarini yahudilerin kurduklari ve bunlar araciligiyla dünyada egemenlik saglamak istedikleri gibi bir saplanti"nin var oldugunu yazmisti. Kisacasi Altindal'a göre, Alman localarindaki antisemit egilimler, masonlar ve yahudiler arasinda bir ittifak oldugunu açikça yalanliyordu.
Altindal'in yazdiklari ilk bakista dogruydu. Öyle ya, antisemitizmin mason localarinda ve Thule'de bu denli güçlü bir biçimde var olusu, baska nasil açiklanabilirdi?
Ancak burada göz ardi edilen bir gerçek vardi. Antisemitizm, yani yahudi düsmanligi, yahudi cemaatlerindeki insanlar için korkunç bir belaydi elbette ama yahudi önde gelenleri için ayni seyi söylemek mümkün degildi. Onlar, antisemitizmde büyük bir stratejik fayda görüyorlardi. Hatta, o siralarda yeni dogan Siyonist hareketin lideri olan Theodor Herzl, bir önceki bölümde degindigimiz gibi söyle demisti: "Antisemitizm, bizim isteklerimize sahane bir yardimci olacaktir."
Olaylar, bir kez daha, göründügünden oldukça farkliydi.
Naziler hakkinda bir resmi ve bir de gerçek tarih oldugunu farketmek zor degildir. Her seyden önce, Nazizmin önceki sayfalarda inceledigimiz Tapinakçi-mason kökeni, kesinlikle resmi tarihte konu edilmez. Aksine bu konu özenle ört-bas edilmistir. Ingiliz tarihçi Michael Howard'in da belirttigi gibi savasin ardindan Nazizmin okült yönü israrla hasiralti edilmis, basta Churchill olmak üzere müttefik devletlerin liderleri bu gerçegin Nuremberg mahkemelerinde ya da baska platformlarda açiga çikmasini özenle engellemislerdir. Kisacasi, Nazizmin aslinda masonlugun çesitlemelerinden biri oldugu gerçegi, kasitli olarak gizlenmistir. Aslinda bu gerçegi gizleyenlerin arasinda Naziler'in kendileri de vardir. Hitler, kendi masonik kariyerine karsin sik sik masonluk aleyhtari yorumlar yapmis, iktidara gelisinin ardindan da ülkedeki mason localarini kapattigini açiklamistir. O yillara baska bazi ülkelerde de kullanilmis olan bu taktigin amaci açiktir: Siradan mason localarini kapatarak, ülkenin gerçekte seçkin bir loca tarafindan yönetildigini gizlemek.
Naziler'in masonlukla olan iliskisi bu denli etkili bir biçimde gizlendigine göre, benzer bir dezinformasyonun (yanlis bilgilendirme) Yahudilik konusunda da yapilmis olabilecegini göz önünde bulundurmamiz gerekiyor. Naziler'in birer antisemit, yani yahudi aleyhtari olduklarina kusku yoktur elbette. Ama bu Naziler'in yahudi önde gelenleri ile uyusmadiklari anlamina gelmez.
Bunun nedeni Siyonizm'dir. Önceki bölümde, Mesih Plani'nin bir asamasi olarak 19. yüzyil sonunda ortaya çikan Siyasi Siyonizm'in, modernizmin nimetleri yüzünden asimile olmaya baslayan Avrupali yahudilerden ragbet görmedigine deginmistik. Irk bilinçlerini yitirmis olan bu yahudiler, Siyonizm'in Filistin'e göç çagrilarina kulak tikamislar ve Mesih Plani'nin önünde ciddi bir pürüz olusturmuslardi. Bu pürüzün nasil çözülmesi gerektigini ise hareketin kurucusu olan Theodor Herzl açiklamisti: Siyonizm, yahudileri rahatsiz etmek ve göçe ikna etmek için antisemitlerle isbirligi yapmaliydi.
Kisacasi antisemitizm, Mesih Plani'nin bir parçasiydi. Planin gerçege dönüstürülebilmesi için antisemitizme mutlaka ihtiyaç vardi.
Bu durumda, Almanya'daki mason localarinda antisemitizm üretilmis olmasinin açiklamasi da kendiliginden ortaya çikmaktadir. Localar, stratejik bir fayda olan antisemitizmi bilinçli olarak üretmislerdir. Hatta, Aytunç Altindal'in da kabul ettigi gibi antisemitizmin üretilmesinde kimi yahudiler de lider rol oynamislar ve "Jewish Self-Hate", yani yahudilerin kendilerinden nefret etmesi hareketi olarak isimlendirilmislerdir.
Iste bu nedenle, Naziler'in antisemit oluslarinin da, yahudi önde gelenleri için hiçbir olumsuz yönü yoktu. Aksine Naziler, Herzl'in kurdugu mantiga göre, Siyonizm'in en yakin müttefikleri olmaliydilar. Nitekim öyle de oldular. Birbirlerine ideolojik yönden paralel olan bu iki hareket, geleneksel Tapinakçi-yahudi ittifakinin yeni bir örnegini olusturarak, tarihin en az bilinen paktlarindan birini kurdular.
Herzl'in
yahudilerin asimilasyon sürecini durdurmak ve tersine çevirmek için antisemitlerle
ittifak yapma teorisi, onu izleyen Siyonistler tarafindan Avrupa'nin hatta
dünyanin farkli ülkelerindeki irkçilara karsi kullanildi. Ancak bunlar
içinde en önemli olani kuskusuz Alman irkçilaridir. Nazi hareketinin öncüleri
olan Alman irkçilari, hem siyasi güçleri hem de ideolojik katiliklari sayesinde
Siyonistlerin aradiklari müttefik modeline tamamen uyuyorlardi. Iki taraf
arasindaki ideolojik paralellik ise dogrusu oldukça çarpiciydi.
Kendisini anti-Siyonist bir yahudi olarak tanimlayan Amerikali tarihçi Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators (Diktatörler Devrinde Siyonizm) adli kitabinda, Siyonistler ile antisemitler arasindaki ittifakin bilinmeyen tarihini gözler önüne serer. Brenner'in vurguladigi gibi Siyonistler ile antisemit irkçilar arasindaki yakinlik, daha Siyonizm hareketinin ilk yillarinda kendini göstermeye baslamistir. Örnegin Siyonist hareketin Herzl'den sonra ikinci adami olan Max Nordau, 21 Aralik 1903 günü Fransa'nin ünlü antisemiti Eduard Drumont ile bir söylesi yapmis ve biri yahudi digeri de Fransiz sovenizmini temsil eden bu iki irkçi arasindaki konusmalar, Drumont'un La Libre Parole adli antisemitik gazetesinde yayinlanmistir. Nordau söyle demektedir: "Siyonizm bir din degil, tamamen bir irk sorunudur ve bu konuda hiç kimseyle Bay Drumont ile oldugum kadar fikirbirligi içinde degilim."
Brenner'in kitabin basinda dikkat çektigi konulardan biri, Alman irkçilari ile Siyonistler arasindaki ideolojik paralelliktir. Buna göre, I. Dünya Savasi öncesinde Alman entellektüel çevrelerinde hizla yayginlasan Blut und Boden fetisizmi, Siyonistlerin iddialariyla tam bir uyum içindedir. Bu ideolojiye göre, Alman irki kendine has bir kana (blut) sahipti ve kendine ait bir toprak (boden) üzerinde yasamaliydilar. Yahudiler Alman kanindan degildiler, Alman halkinin (volk) bir parçasi olamazlardi ve dolayisiyla Alman topraklari üzerinde yasamaya hak sahibi degildiler. Brenner'in vurguladigi gibi Siyonistler Blut und Boden irkçilarinin tüm argümanlarini içtenlikle desteklemislerdi. Siyonist lere göre de yahudiler Alman halkinin (volk) bir parçasi degildi, dolayisiyla Alman kaniyla karismamali, yani Almanlar'la evlenmemeliydiler. Yapmalari gereken en dogru sey ise kendi öz topraklarina (boden) dönmekti; yani Filistin'e.
Kuskusuz Siyonistler Alman irkçiliginin iddialarini paylasirken, antisemitizmi de onaylamis oluyorlardi. Çünkü madem yahudiler Alman halkinin bir parçasi degildiler, Alman irkçilari yahudileri tecrit etmek istemekte hakliydilar, onlari sürmek istemekte de hakliydilar. Siyonist düsünceye göre, antisemitizmin varligi, yahudilerin kendi suçuydu. Kendilerine ait olmayan bir toprak üzerinde israrla yasayarak, kendilerine yabanci bir irka karismaya çalisarak yahudiler kendileri antisemitizmi kiskirtiyorlardi. Suç antisemitlerin degil, asimile olan yahudilerin suçuydu. Yillar sonra bir Chaim Greenberg adli bir Siyonist, Jewish Frontier adli Siyonist yayin organinda bu ilginç mantigi söyle özetleyecekti: "Iyi bir Siyonist olmak için bir parça antisemit olmak gerekir." 21
Lenni Brenner bu konuda söyle diyor: "Eger bir insan irk safligi kavramina inaniyorsa, bir baskasinin irkçiligini reddedemez. Ve eger bir irkin ancak ve ancak kendi geleneksel vataninda rahat edebilecegini düsünüyorsa, baskalarinin da kendi topraklari üzerindeki 'yabanci' irklari temizlemesine karsi çikamaz." 22
Naziler ve Siyonistler arasindaki ideolojik akrabaliga Texas Üniversitesi'nde çalisan Amerikali tarih profesörü Francis R. Nicosia da The Third Reich and the Palestine Question (III. Reich ve Filistin Sorunu) adli kitabinda deginir. Nicosia'ya göre, Siyonistler yalnizca Naziler'le degil, onlarin öncüleri olan 19. yüzyil irkçilari ile de büyük bir ideolojik yakinliga sahipti. Önceki sayfalarda degindigimiz Arthur de Gobineau bunlardan biriydi. 1902 yilinda, Dünya Siyonist Örgütü (WZO) tarafindan yayinlanan Die Welt gazetesinde, Gobineau'nun düsüncelerini öven ve onun yahudilerin irk safligina olan hayranligini saygiyla karsilayan yazilar yayinlanmisti. I. Dünya Savasi öncesi dönemde, önde gelen Siyonistler Elias Auerbach ve Ignaz Zollschan, Gobineau ve Houston S. Chamberlain gibi irkçi felsefecilerin teorilerinin atesli savunuculari olmuslardi.23
Francis Nicosia, antisemitlerin Siyonizm'e olan sempatilerine de dikkat çeker. Durum öylesine ilginçtir ki, antisemitler henüz 19. yüzyilin baslarinda, yani Siyasi Siyonizm'in aktif biçimde var olmadigi bir sirada Avrupa yahudilerinin Filistin'e transferini, yani Siyonizm'i savunmuslardir. Fasizmin öncüsü sayilan ünlü irkçi Alman düsünürü Johann Gottlieb Fichte bunlardan biridir. Alman volksgeist'inin (ulusal ruh) saglamlastirilmasi için basta yahudiler olmak üzere tüm azinliklarin temizlenmesini savunan Fichte, yahudilerin Almanlar ile ayni sosyal haklara sahip olmalarini bir felaket olarak görmüs ve yahudi sorununun tek çözümünün de bu irkin topluca Filistin'e transfer edilmesi olabilecegini yazmistir. Fichte'nin bu "Siyonist" düsünceleri, yüzyilin sonlarinda mantar gibi çogalan takipçileri tarafindan da aynen benimsenecektir. Eugen Dühring, bunlardan biridir.24
Antisemitlerin Siyonizm'e olan bu sempatisi, I. Dünya Savasi sonrasi Almanya'da (Weimar Cumhuriyeti döneminde) de devam etmistir. Nicosia, Weimar Cumhuriyeti'ndeki; Wilhelm Stapel, Hans Blüher, Max Wundt ve Johann Peperkorn gibi önde gelen antisemitlerin, Siyonizm'in Yahudi Sorunu için en iyi çözüm oldugu yönündeki düsüncelerine dikkat çekiyor.
WZO'da
hakim olan bu düsünce yapisi, dogal olarak örgütün Almanya kolu olan Almanya
Siyonist Federasyonu (Zionistische Vereinigung für Deutschland—ZVfD) tarafindan
da paylasiliyordu. ZVfD, o yillarda Almanya'daki iki büyük yahudi örgütünden
biriydi. Yahudi Inanisina Bagli Alman Yurttaslari Merkez Birligi (Centralverein—CV)
ise asimilasyonist yahudilerin kurdugu diger yahudi örgütüydü. ZVfD ve
CV dogal olarak pek çok konuda anlasamiyorlardi. Birisi yahudilerin bir
irk, digeri ise yalnizca dini bir cemaat oldugu inancindaydi. En büyük
anlasmazlik konusu ise antisemitizm hakkindaydi. CV'ye bagli asimilasyonistler
için, antisemitizm olabilecek en büyük tehlikeydi. Almanya'daki mutlu hayatlarini
tehdit eden bu virüsü yoketmek için ellerinden gelen herseyi yaptilar.
Asil virüsün asimilasyonizm oldugunu düsünen Siyonistler ise antisemitizmin
yükselisinden endise duymak bir yana, bunu son derece olumlu bir gelisme
olarak algiliyorlardi. ZVfD'nin önce genel sekreteri sonra da baskani olan
Kurt Blumenfeld, antisemitizm hayrani yahudilerin basinda geliyordu. Blumenfeld,
Brenner'in ifadesiyle "Almanya'nin Ari irka ait oldugunu ve bir yahudinin
Almanya'da resmi bir görev almasinin bir baska halkin islerine tecavüz
oldugunu savunan antisemit görüsü tamamen kabul ediyordu." 27
Sözünü ettigimiz Alman antisemitleri, Naziler'di elbette.
Naziler 1920'li yillarin hemen basinda Alman sokaklarindan görünmeye baslandilar.
Hitler, etrafina topladigi; egitimsiz, saldirgan, psikolojik yönden dengesiz,
irkçi, sadist ve zorba çapulcularla birlikte bu yillarda ünlü Birahane
Darbesi'ni denedi. Sokak gücü olarak kurulan SA'lar (Strum Abteilung—Yildirim
Kitalari) siyasi muhalifleri (komünistler, liberaller, vs.) hedef almaya
basladilar. Iste Nazi hareketinin dogdugu bu yillarda, Nazi-Siyonist flörtü
de basladi. Siyonistler, az önce degindigimiz gibi Naziler ve benzeri antisemitlere
sürekli kur yapiyorlardi. Hitler de karsi tarafa anlamli mesajlar gönderdi.
Nazi önderi, Francis Nicosia'nin da dikkat çektigi gibi, 1920'lerin basinda
Yahudi Sorunu ile ilgili olarak yaptigi konusmalarin tümünde, çözümün yalnizca
yahudilerin Almanya disi na transfer edilmesi ile mümkün olabileceginden
söz etmisti. Hitler'in bu çizgisi, yahudilere sokak saldirilari (pogromlar)
düzenlemekten baska bir sey bilmeyen kaba ve cahil antisemitlerden oldukça
farkliydi. 6 Nisan 1920'de Münih'te yaptigi bir konusmada, yahudi cemaatine
karsi bir pogrom kampanyasi baslatmaktansa, Nasyonal Sosyalizm'in tüm enerjisini
yahudilerin Almanya'dan çikarilmasi için kullanmasi gerektiginden söz etmisti.
Hatta bunun nasil yapilabilecegi konusunda da açik bir mesaj veriyordu.
"Gerekirse bunun için Seytan'la isbirligi ile yapariz" diyordu. Bununla,
elbette ki Siyonistlerle ittifaki kastetmisti. 29 Nisan'da yaptigi bir
konusmada ise aynen söyle dedi: "Son yahudi Almanya'dan çikartilincaya
kadar mücadelemizi sürdürecegiz." 28
Nazi lideri, 16 Eylül 1919 tarihli bir mektubunda ise söyle yaziyordu:
Gerçekten de öyle oldu. Koyu bir Alman irkçiligi ve ona bagli bir antisemitizmle yogrulmus olan Nazi hareketi, bilindigi gibi 1929 ekonomik krizi, Weimar Cumhuriyeti'nin zayifligi ve Alman toplumunun sosyo-psikolojik durumu gibi faktörlerin birlesmesiyle önce siyasi gündemin merkezine sonra da 1933 yilinda iktidara oturdu. Naziler'in bu zaferi, Siyonistleri sanki kendileri iktidara gelmis kadar sevindirmisti.
Dikkat edilirse, bu Siyonistlerin de istedigi seydi. Bu nedenle Nazi hareketinin henüz iktidara yürüdügü siralarda iki taraf arasinda ilginç iliskiler kurulmaya baslandi. Bu iliskilerin en çarpicilarindan biri, ZVfD yönetim kurulundan Kurt Tuchler ile üst düzey SS'lerden Baron Leopold Itz Edler von Mildenstein arasinda kurulmustu. Tuchler Mildenstein'a Siyonizm'in Nazi hareketine ne kadar paralel oldugu konusunda uzun bir brifing vermis ve onu Siyonizm'i öven bir yazi dizisini Nazi yayin organlarinda bastirmasi için ikna etmisti. SS subayi Mildenstein bununla kalmayip Tuchler ile birlikte Filistin'e bir gezide bulunmayi da kabul etmisti. Hitler'in iktidara gelisinden sonra Siyonist Tuchler ile SS Mildenstein yanlarina eslerini de alarak alti ay süren bir Filistin gezisine çiktilar. Mildenstein gezi dönüsü yazdigi yazilarda Siyonizme övgüler düzmeye devam etti.32 Iyi niyet ziyaretleri de Nazi iktidarinin ilk aylarinda gerçeklesti. Mart 1933'te Hermann Goering Siyonist liderlerden olusan bir yahudi heyeti ile görüstü.
Siyonistlerin Naziler'e karsi gelistirdikleri bakis açisini
en iyi gösteren eylem ise 21 Haziran 1933 günü ZVfD tarafindan Nazi yönetimine
gönderilen memorandumdu. 1962 yilina kadar gün isigina çikmamis olan bu
belgede, Siyonistler açik açik isbirligi teklif ediyorlardi Naziler'e.
Uzun mektubun bazi ilginç satirlari söyleydi:
Lenni Brenner bu memorandum hakkinda söyle diyor:
"Alman yahudilerine karsi açik bir ihanet olan bu belgede, Alman Siyonistleri
Naziler'e oldukça hesapli bir ittifak önermektedirler. Bu isbirliginin
nihai amaci bir Yahudi Devleti kurmaktir. Naziler'e söylenen sey ise basittir:
Size karsi asla savasmayacagiz, yalnizca size karsi koyanlarla savasacagiz."
34
Memorandumu kaleme alan Siyonist ekipte yer alan haham
Joachim Prinz, sonraki yillarda neden böyle bir sey yaptiklarini söyle
anlatmistir: "Dünyada Yahudi Sorununun çözümü için Almanya kadar çaba gösteren
bir baska ülke daha yoktu. Yahudi Sorununun çözümü? Bu bizim Siyonist rüyamizdi
zaten! Biz hiçbir zaman Yahudi Sorununun varligini reddetmedik ki! Disimilasyon
bu bizim en büyük istedigimizdi zaten!..." 35
Naziler'in
iktidara gelmeleri, ülkedeki "yahudi sorunu"nun çözülmesini sabırsızlıkla
bekleyen Siyonistler için çok sevindirici bir gelişme oldu. Vakit kaybetmeden
Nazi partisine resmi bir ittifak teklifinde bulundular. Yanda, Hitler,
Şansölyeliğe atanmasının ardından tebrikleri kabul ediyor. |
Prinz'in de belirttigi gibi Naziler ve Siyonistleri yaklastiran
faktörlerin basinda "Yahudi Sorunu"nun varligina olan inançlari geliyordu.
Her iki taraf Avrupali yahudilerin varligini bir sorun olarak algiliyor,
yahudilerin yahudi-olmayanlarla birarada yasamalarinin mümkün olmadigini
düsünüyordu. Buna karsin asimilasyonist yahudiler böyle bir sorunun varligini
bile kabul etmek istemiyorlardi. Bu ise Siyonistlerin gözünde açik bir
ihanetti. Bu nedenle de Yahudi Sorunu'nun siddetle çözülmesi, bu sorunun
varligini bile kabul etmeyen kimligini yitirmis yahudilerin zorla yola
getirilmesi gerektiginden söz etmeye basladilar. ZVfD'nin haftalik yayin
organi Judische Rundschau'da asimilasyonistleri yerden yere vuran yazilar
çikmaya basladi. Derginin editörü Robert Weltsch, bir keresinde söyle yazmisti:
Siyonistlerin mantigi açikti: Asimilasyonist yahudiler
Siyonizm'in çagrisini umursamamakla ve kendi irksal kimliklerini reddetmekle
büyük bir günah islemislerdi ve bunun cezasini da Siyonistlerin müttefiki
olan Nazilerin baskisi ile ödeyeceklerdi. Nitekim Judische Rundschau'da
asimilasyonistlere siddetle saldiran yazilar çikarken, bir yandan da Nazizmin
hakliligini anlatan yazilar çikiyordu. ZVfD genel sekreteri Kurt Blumenfeld,
Nisan 1933'teki bir yazisinda söyle diyordu: "Bu topraklarda yabanci bir
irk olarak yasayan bizler, Alman ulusunun irksal bilincine ve irksal çikarlarina
büyük bir saygi göstermekle yükümlüyüz." 37
Siyonist haham Joachim Prinz ise Siyonistlerin ancak kendileri gibi birer
irkçi olan Naziler'le anlasabilecegini söyle anlatiyordu: "Ulusun ve irkin
safligi prensipleri üzerine kurulmus olan bir devlet, ayni prensiplere
inanan yahudilere ancak saygi duyacaktir." 38
Naziler iktidara gelmelerinden kisa bir süre sonra yahudilerin
bazi toplumsal haklarini kisitlayan yasalar çikardilar. Ancak bu politika
Siyonistleri hiç rahatsiz etmedi. Zaten Naziler de çikardiklari bu anti-asimilasyonist
yasalarla aslinda yahudilere iyilik ettiklerini düsünüyorlardi. Nazilerin
basin sorumlusu A. I. Brandt, Siyonist yayin organi Judische Rundschau'ya
verdigi bir demecinde söyle diyordu:
Iste bu mantik üzerinde tarihin en garip ittifaklarindan
biri olan Nazi-Siyonist ittifaki sekillendi. Nazi iktidarinin ilk aylarinda
iyi niyet gösterileri ile baslayan iliskiler, kisa bir süre sonra son derece
somut ve organize bir isbirligine dönüsecekti. Bu satirlari okuyanlar,
belki, Siyonistlerin Naziler'in ne denli fanatik birer yahudi aleyhtari
olduklarinin kestirememis olduklarini ve ileri görüslülükten yoksun olduklari
için böyle ittifaka giristiklerini düsünebilir. Nitekim bu ittifaki ört-bas
etmeye çalisanlar da konuyu bu argümani kullanarak geçistirmeyi denemektedirler.
Oysa gerçekler hiç de böyle degildir. Siyonistler Naziler'in tasidiklari
yahudi antipatisinin çok iyi farkindaydilar ve bunun tehlike oldugunu düsünmek
bir yana, bunun daha da artmasini istediler. Naziler'in Alman yahudileri
aleyhine çikardiklari her kanun onlari daha da fazla memnun etti. Brenner
söyle diyor: "Naziler yahudiler üzerindeki vidayi sikistirdikça, Siyonistlerin
Naziler'le ittifak yapma yönündeki inançlari daha da saglamlasti. Onlara
göre, Naziler yahudileri Alman toplumundan ne denli çok dislarlarsa, bu
yahudilerden kurtulmak için Siyonizm'e de o kadar çok ihtiyaç duyacaklardi."
40
Naziler
iktidara geldikten sonra, ülke çapında antisemit uygulamalar başlattılar.
Yahudilerin dükkanları boykot edildi, psikolojik baskı altına alındılar.
Yanda, Berlin'de Naziler tarafından taciz edilen bir yaşlı bir yahudi görülüyor. Ancak kuşkusuz tüm bunlar Siyonistleri tedirgin etmiyor, aksine sevindiriyordu. Onlara göre, ancak bu baskı politikası sayesinde, Alman yahudileri bu ülkenin kendi yurtları olmadığı farkedecek ve Filistin'e göçe ikna olacaklardı. |
Ancak bu kuralin istisnalari vardir; asimilasyonist yahudiler
içinde de, özellikle sol tehlikeden rahatsiz olan burjuvazi arasinda, asiri
sagcilarla ittifak kuran ya da en azindan ittifak arayisina girenler olmustur.
Almanya'da asimilasyonist yahudilerin kurdugu CV'den sonra ikinci önemli
örgüt olan Ulusal Alman Yahudileri Birligi (Verband nationaldeutscher Juden—VnJ)
bunun en belirgin örnegidir. 1934 yilinda, VnJ yönetimi Hitler'in iktidarini
saglamlastirmak için etkili bir kampanya baslatti. New York Times, 18 Agustos
1934 tarihli sayisinin 2. sayfasinda yaptigi haberde bu kampanyayi haber
veriyor ve VnJ'nin "tüm Alman Yahudilerini Hitler'in Basbakanligi için
oy vermeye davet eden" tebligini aynen yayinliyordu:
Nazi aleyhtari boykot bu sekilde dogdu. Ilk kez Jewish War Veterans (JWV) adli New York'lu asimilasyonist bir yahudi örgütü 19 Mart 1933 günü Alman mallarina boykot uygulanmasi çagrisinda bulundu ve dört sonra da Nazi aleyhtari büyük bir protesto mitingi düzenledi. Bu kivilcim gittikçe büyüdü ve solcularin da destegini alan asimilasyonistler Non-Sectarian Anti-Nazi League adli Anti-Nazi Birligi'ni kurdular ve tüm Amerikalilari Nazi mallarini boykot etmeye çagirdilar. Boykot bir süre sonra Avrupa'ya siçradi ve oldukça da etkili oldu. Bu, atilim yapmaya çalisan Alman endüstrisi için hiç de olumlu bir gelisme degildi. Naziler'in en büyük iki pazari Amerika ve Avrupa'ydi ve bu iki pazarda da asimilasyonistlerin basini çektigi boykot Alman mallarinin satisini ciddi biçimde düsürüyordu.
Iste bu noktada birileri Naziler'in yardimina kostu ve Nazi ekonomisinin içine girdigi darbogazi büyük ölçüde genisletti. Kimlerdi bunlar dersiniz?...
Siyonistler elbette. Evet, asimilasyonist yahudiler Nazi ekonomisini çökertmek için boykot kampanyalari düzenlerken, Siyonistler bu ilginç müttefiklerine yardim eli uzatmislardi.
Aslinda Siyonistler Nazi yanlisi çabalarini henüz boykot baslamadan önce baslatmislardi. Yahudi örgütleri tarafindan boykot ilani ile ilgili yapilan tüm öneriler Siyonistler tarafindan israrla reddedilmisti. Amerika'da dogan boykotu engellemek için en çok ugrasmis olan kisi, Siyonist hareketin Amerika'daki en büyük lideri ve Baskan Franklin D. Roosevelt'in de yakin dostu olan Stephen Wise'di. WZO'nun Amerika kolu sayilan American Jewish Congress'in (AJC) baskani olan Wise Naziler'den nefret eden asimilasyonist soydaslarinin boykot ilan etme çabalarini suya düsürmek için ugrasmisti. Bir keresinde Siyonist bir dostuna yazarken "burada kitlelere karsi koymak için neler yapiyorum bilemezsin", diye yazmisti, "(Nazi aleyhtari) büyük sokak gösterileri yapmak istiyorlar." 41
Wise'in bagli oldugu Dünya Siyonist Örgütü (WZO) de, önce boykotun ilanini engellemeye çalisti. Bunu basaramayinca da Nazi dostlarinin ekonomik sikintisini çözebilmek için ugrasti. Brenner söyle diyor: "WZO, yalnizca Alman mallarini satin almakla kalmadi, onlarin satisina aracilik etti ve hatta Hitler ve onu destekleyen sanayiciler için yeni müsteriler buldu." 42
WZO
yönetimin böyle davranmasinin nedeni, Hitler'i kendileri için Allah'in
bir lütfu olarak algilamalariydi. Siyonizmin Hitler sayesinde büyük bir
destek elde ettigini, onun sayesinde bilinçlerini yitirmis yahudilerin
akillanip Filistin'e göç edeceklerini düsünüyorlardi. Dönemin etkin Siyonistlerinden
dünyaca ünlü yazar Emil Ludwig (solda), WZO'nun bakis açisini söyle ifade
ediyordu:
Hitler adi belki bir kaç yil sonra unutulacak olabilir. Ama Filistin'de muhtesem bir Hitler aniti dikilecegine eminim... Yahudiliklerini yitirmis olan binlerce yahudi onun sayesinde kimliklerine geri döndürülebilmistir. Bu yüzden ben sahsen ona karsi büyük minnettarlik besliyorum.43
Yine ünlü Siyonistlerden biri olan Chaim Nachman Bialik ise "Hitlerizm, asimilasyonun pençesindeki Alman yahudiligini yokolmaktan kurtarmistir" diyor, Hitler'le olan ideolojik akrabaligini da vurgulayarak "ayni Hitler gibi ben de kan düsüncesinin gücüne inaniyorum" diye ekliyordu.44
WZO saflarinda mücadele eden Italyan yahudisi Enzo Sereni de benzer ifadelerde bulunmustu. "Hitler'in antisemitizmi yahudilerin kurtulusuna yarayacak" diyordu. Bir keresinde ise su sözleri söylemisti: "Filistin'i insa etmek için Almanya'daki yahudilerin karsilastigi sikintilari kullanmamiz hiç te utanilacak bir sey degildir. Eski liderlerimizin ve öncülerimizin bize ögrettigi bir seydir bu: Diasporadaki yahudilerin basina gelen felaketleri yeniden insa için kullanmak." 45
Siyonistler Alman yahudilerinin karsi karsiya kaldigi
"Nazi çözümü"nden o denli memnundular ki, bunu baska ülkelerdeki asimilasyonist
yahudileri yola getirilmesi için de kullanmayi düsünüyorlardi. Amerikali
haham Abraham Jacobson, 1936 yilindaki bir konusmasinda Siyonistlerin sözkonusu
mantigina tepki göstererek söyle diyordu: "Kim bilir kaç kere, Siyonizm'e
tepkisiz kalan Amerikali yahudilerin de yola gelmek için bir Hitler'e ihtiyaci
oldugu seklindeki pervasiz laflari duyduk. Söylediklerine göre ancak o
zaman yahudiler Filistin'e gitmeye ikna olurmus..." 46
I.Dünya
Savaşı’nın ardından Almanya'yı sarsan ekonomik kriz, Nazi iktidarına kadar
inişli-çıkışlı da olsa sürmüştü. 1923 yılında 1 İngiliz sterlini, 622 bin
Alman markına karşılık geliyordu.
Yanda, o dönemlerden kalma bir tablo: Değersiz mark desteleri ile oynayan Alman çocukları. Bu kötü ekonominin üstüne, bir de 1933 yılında anti-Nazi boykot eklendi. III. Reich'in ekonomik yönden çökmesi gerekirdi. Oysa öyle olmadı, ekonomi hızla düzeldi. Ve bu başarının sırları arasında, Siyonistlerin gizli ekonomik desteği de önemli bir yer tutuyordu. |
Naziler'e bu denli sicak bakan Siyonistlerin onlarla ekonomik isbirligine de girmesi kadar dogal bir sey olamazdi. Öyle de oldu. Iki taraf arasindaki en büyük ekonomik isbirligi, Alman yahudilerinin malvarliklari ile birlikte Filistin'e transferini öngören Ha'avara adli göç anlasmasiydi (birazdan buna daha ayrintili olarak deginecegiz). Bu anlasmaya paralel olarak Siyonistler Alman mallarinin Filistin'de satilmasini sagladilar. Bir süre sonra isler daha da büyüdü. WZO, Nazi gemilerini kullanarak Belçika ve Hollanda'ya portakal ihraç etmeye basladi. 1936 yilinda ise WZO yetkilileri Alman mallarini Ingiltere'de satmaya basladilar.
Siyonist-Nazi isbirligi bu kadarla da kalmamisti. Siyonistler, Alman silah yapimcilarina döviz kaynagi da saglamislardi. Albert Norden, So Werden Kriege Gemacht? isimli kitabinda ayri bir Nazi-Siyonist ticari baglantisini ortaya koyuyordu. Norden, Almanya için stratejik önemi olan hammaddelerin, Siyonist International Nickel Trust adli sirket vasitasiyla saglandigina dikkat çekiyordu. Siyonist sermayedarlarin denetiminde olan bu sirket, kapitalist ülkelerdeki nikel üretiminin %85'ine sahip durumdaydi. Hitler'in iktidara gelmesinden bir yil sonra IG Farben Industrie adli Alman Sirketi ile söz konusu Siyonist sirket arasinda bir anlasma imzalandi. Anlasma geregince, Almanya'nin nikel üretiminin yaridan fazlasinin, Siyonist International Nickel Trust tarafindan karsilanmasi öngörülüyordu. Almanya böylece %50 oraninda döviz tasarruf etmis oldu.
Mullins, kitabinda Hitler'in bilinmeyen baglantilarindan söz etmeye devam ediyor. Hitler'in finansmaninda önemli bir rol oynayan isimlerden birisi; Amerika'nin önde gelen zenginlerinden Clarence Dillon (1882-1979). Samuel ve Bertha Lapowski (ya da Lapowitz) adli iki Amerikali yahudinin çocugu olarak dünyaya gelen Dillon, I. Dünya Savasi sirasinda ünlü yahudi finansör Bernard Baruch'un "sag kolu" olarak çalisiyor. Hitler'le iliskiler ise II. Dünya Savasi öncesi yillarda kuruluyor. Dillon, Reich'in savasa hazirlanmasina büyük katkilarda bulunuyor.48
Mullins'in kitabinda verilen en ilginç bilgilerden biri de Führer ile Dulles kardesler arasinda yapilan gizli toplanti. Buna göre, 4 Ocak 1933 günü Allen Dulles (mason, CFR üyesi, sonradan CIA sefi oldu) ve John Foster Dulles (CFR üyesi, sonradan Disisleri Bakani oldu) Baron Kurt von Schroder'in Cologne'deki evinde Hitler'le gizli bir görüsme yapiyorlar. Dulles kardesler, toplantida Amerika'nin dev yahudi sirketlerinden Kuhn, Loeb Co.'nin temsilcisi sifatini tasiyorlar ve Hitler'le Almanya'ya verilen kisa vadeli kredilerin vadesinin uzatilmasi konusunu görüsüyorlar. Toplanti, olumlu sonuçlaniyor.49
Mullins Hitler'in destekçileri arasinda yahudi Samuel hanedani tarafindan kurulan ünlü petrol sirketi Royal Dutch Shell'i de sayiyor. Sirketin yöneticisi Sir Henry Deterding ile Naziler'in ünlü isimlerinden Alfred Rosenberg arasinda Mayis 1933'te Deterding'in Ingiltere'deki Windsor Kalesi'nin 1 mil yakinindaki büyük evinde gizli bir görüsme gerçeklesiyor. Daha sonra de süren iliskiler sonucunda yahudi Samuel ailesi, Deterding araciligiyla Hitler'e toplam 30 milyon pound aktariyor.50
Tüm bu bilgiler, bizlere Nazi hareketi ile yahudiler, daha dogrusu Siyonizmi benimsemis yahudi sermayedarlar arasinda çok yakin bir iliski oldugunu, Alman "Führer"inin bu sermayedarlar tarafindan finanse edildigini göstermektedir. Ilginçtir, Hitler de bu gerçegi kabul etmis ve yahudiler tarafindan finanse edildigini itiraf etmistir. II. Dünya Savasi öncesi dönemde Hitler'in yakin dostlari arasinda yer alan Herman Rauschning, Hitler M'a Dit (Hitler Bana Dedi ki) adli kitabinda Nazi liderinden su cümleyi aktarir: "Yahudiler bana mücadelemde önemli katkilarda bulundular. Hareketimizde çok sayida yahudi beni mali olarak destekledi." 51
Hitler M'a Dit 1939 yilinda savasin patlak vermesinden kisa bir süre önce basilmistir. Herhangi bir maksatla veya siyasi-ideolojik bir endiseyle kaleme alinamayacak kadar erken bir zaman olan bu baski tarihi, eserin önyargisiz ve saglikli bir kaynak oldugunu ortaya koymakta. Nitekim, Ultra isimli dergi de, Subat 1992 tarihli sayisinda, Hitler M'a Dit kitabindan "son derece güvenilir bir kaynak" olarak bahsetmisti. Hitler M'a Dit kitabini, belge kilan ayri bir nokta da yazarinin, Hitler'in kendisine en yakin, sayili dava arkadaslarindan birisi olmasidir. Kitabin yazari Herman Rauschning, Nazi Almanyasi'nin çekirdek-kadro mimarlarindan ve Danzing Hükümeti'nin eski Nasyonal Sosyalist lideridir.
Kisacasi
Hitler, Siyonist sermayedarlardan önemli finansal destekler almistir ve
bu da WZO ve onun Almanya kolu olan ZVfD ile kurdugu isbirliginin bir hediyesidir.
En büyük yahudi düsmani olarak tanitilan Hitler ile yahudiler arasinda
kurulmus olan bu iliskiler, anti-Nazi boykotun asilmasinda ve Nazi Almanyasi'nin
bir endüstri devi olarak savasa girmesinde önemli rol sahibidir.
Ingiliz hükümeti asimilasyonist yahudilerin tesvikiyle anti-Nazi boykotu destekleme karari aldiginda, ülkedeki en büyük Hitler sempatizani olan Ingiliz Fasistler Birligi (British Union of Fascist—BUF) lideri Sir Oswald Mosley (sagda), yayin organi Blackshirt'te söyle yazmisti: "Simdi biz zavalli yahudileri korumak için Almanya ile olan ticaretimizi kesiyoruz öyle mi?... Ama yahudiler kendileri Almanlar'la birlikte çok karli isler yapiyorlar. Almanya ile olan dostça iliskilerimizi kesmek isteyenler için bundan iyi bir cevap olamaz herhalde."52
Siyonistlerin Nazi Almanyasi ile birlikte yaptiklari "karli is"lerin en önemlisi ise az önce de belirttigimiz gibi Alman yahudilerini Filistin'e transfer etmek için imzalanan göç anlasmasidir. Bu anlasma, Naziler ile Siyonistler arasindaki ittifakin en önemli sonuçlarindan biri sayilabilir.
Ha'avara adli göç anlasmasi ile hem Siyonistlerin
en büyük hedefi olan Filistin'e yahudi göçü gerçeklestirilmis, hem de boykot
nedeniyle sikintida olan Nazi ekonomisi rahatlatilmis oluyordu. Göç eden
yahudilerin malvarligi ile Alman sanayi ürünleri satin aliniyor, bunlar
Filistin'de satiliyor ve elde edilen karla da göç eden yahudinin Almanya'da
biraktigi para karsilaniyordu.
Dünya Siyonist Örgütü, yahudi boykotunu kirmakla kalmadi, ayni zamanda Nazi mallarinin Ortadogu ve Kuzey Avrupa'daki en büyük dagitimcisi oldu. WZO, Tel-Aviv'de, kurdugu Trust and Transfer Office Ha'avara adli sirketle, Filistin'e getirilen, Alman mallarinin temel satis hakkini aldi. Alman-Yahudi zenginlerinden temin edilecek parayla, büyük miktarlarda Nazi mali satin alinacakti. Böylece WZO, Ortadogu bölgesinde, Nazilerin genis pazar olanaklarina kavusmasini saglamis oldu. Döviz islemleriyle ilgilenen Alman Bürosu, 7 Aralik 1937'de, sunu açikliyordu: "Dis satima dayali transfer islemleri, Filistin'e 1933'ten beri 70 milyon altin mark kar getirmistir."
Siyonist liderler ile Nazilerin arasinda var olan bu iliskiler, özellikle de Ha'avara göç anlasmasi, baska birçok kitapta da uzun uzadiya incelenmistir: Lenni Brenner da Zionism in the Age of Dictators'da Ha'avara göç anlasmasini anlatir. Israil'de Moshe Shanfield tarafindan yayinlanan The Holocaust Victims Accuse, Documents and Testimony on Jewish Criminals, ya da Amerikali tarihçi Francis R. Nicosia tarafindan kaleme alinan The Third Reich and the Palestine Question baslikli kitaplarda da Naziler ve Siyonistler arasindaki göç anlasmasini konu edinilir.
Wilhelmstrasse'nin gizli arsivleri de, Hitler Imparatorlugu ile Yahudi Ajansi arasinda, Alman yahudileri'nin Filistin'e göçlerini kolaylastirmak amaciyla bir antlasma imzalandigini ortaya koymaktadir. Alman Disisleri Bakanligi'na ait 22 Haziran 1937 tarihli bu belge, Nazilerin önayak olmasiyla bir Yahudi Devletinin kurulabilecegini söyle not eder: " Iç politika kosullarinin dikte ettirdigi bu Alman tedbiri, hiç kuskusuz Yahudiligin Filistin'de kuvvetlenmesine yardim edecek ve bu ülkede bir Yahudi Devletinin kurulusuna yardimci olacaktir." 54 Ayni belgede yahudi göçünün Hitler tarafindan koordine edildigi, Alman diktatörünün konu ile özel olarak ilgilendigi de vurgulanmaktadir.
Bugün bunlar bugün pek çok kisiye sasirtici gelen bilgilerdir. Bunun nedeni, tarihin bu ilginç ittifakinin resmi tarih tarafindan özenle gizlenmis olmasidir. Isbirliginin en hizli biçimde yürütüldügü yillarda bile Siyonistler ve Naziler bu ittifaki gizli tutmak için çalismislar ve iki taraf arasindaki iliskiler dün ya kamuoyunun gözlerinden uzak tutulabilmistir. Yalnizca bazi söylentilerin dolasmasi engellenememistir. Amerikali yazar Edward Tivnan, ülkesindeki yahudi lobisinin politik gücünü inceledigi The Lobby: Jewish Political Power in US Foreign Policy adli kitabinda, Siyonistler ile Naziler'in yaptigi ittifak ile ilgili olarak 1930'larin sonunda Amerikali yahudiler arasinda söylentiler dolastigini ve bunun büyük bir husursuzluk dogurdugunu not ediyor.55
Göç anlasmasi 1933'ten savasin patlak verdigi 1939 yilina dek kesintisiz uygulamada kalmistir. Göç isleminin 1939'da durmus olmasinin nedeni de, iki taraf arasindaki herhangi bir anlasmazlik degil, savas sartlarinin Alman gemilerinin Ingiliz mandasi olan Filistin'e gidisini mümkün kilmayisidir. Bu dönem boyunca da 60 bine yakin Alman yahudisi Filistin'e transfer edilmistir. Hem de oldukça hos sartlar altinda. 1933 Ekiminde Hamburg-Güney Amerika Denizcilik Sirketi, Hayfa'ya direk seferler düzenlemis ve yolda da yolculara Hamburg hahambasiliginin denetimi altinda hazirlanmis Koser (yahudilerce helal) yemek servisi sunmustur.56
Amerikali revizyonist tarihçi Mark Weber de The Journal
of Historical Review dergisinin Temmuz/Agustos 1993 tarihli sayisinda yayinlanan
Zionism and the Third Reich (Siyonizm ve III. Reich) baslikli makalesinde
Ha'avara'dan söz eder. Buna göre, Aralik 1937'de Alman Içisleri Bakanligi
tarafindan yayinlanan bir rapor, Ha'avara'nin sonuçlarini söyle anlatmaktadir:
Weber'in de vurguladigi gibi anlasmayi sekteye ugratan
tek sey, II. Dünya Savasi'nin patlak vermesidir. Aksi halde Nazi-Siyonist
isbirligiyle yürütülen yahudi göçünün artarak devam edecegine kusku yoktur.
Nitekim 1938 ve 1939 yillarinda göç eden yahudi sayisi eskiye oranla daha
da artmistir. 10 bin Alman yahudisinin ise Ekim 1939'da Filistin'e transfer
edilmesine karar verilmis, ancak Eylül ayinda savasin baslamasiyla bu "rezervasyon"
iptal edilmistir. Ha'avara uygulamasi 1941'e kadar kesintili olarak sürmüstür.
Sonuçta 1933-1941 yillari arasinda 60 bin Alman yahudisi Nazi-Siyonist
isbirligi ile Filistin'e transfer edilmistir ki, bu da o dönem Filistin'deki
yahudi nüfusunun % 15'ini olusturmaktadir. Ha'avara'nin ekonomik sonuçlari
da az önce vurguladigimiz gibi oldukça önemlidir. Tarihçi Edwin Black,
Ha'avara'yi konu edinen The Transfer Agreement adli kitabinda Ha'avara'nin
Filistin'de "ekonomik bir patlama yaratarak, Israil Devleti'nin kurulusuna
büyük bir katkida bulundugunu" yazar.57
1935 Eylülünde açiklanan Nuremberg kanunlari, yahudilerin Alman toplumundan çok keskin bir biçimde izole edilmesine yöneliktir. Bu düzenleme ile, yahudiler Alman yurttasligindan çikarilmis ve sosyal haklardan mahkum paryalar haline getirilmislerdir. Yahudilerin resmi dairelerde çalismalari, ögretmenlik, gazetecilik, çiftçilik yapmalari, radyo, tiyatro ve filmlerde yer almalari yasaklanmistir. Yahudiler ile Almanlar arasindaki evlilik ve hatta cinsel iliski de yasaklar arasindadir. Yasaklar arasinda, bir yahudinin Alman bayragi dalgalandirmasi da vardir. Tüm bunlar, yahudilerin kesinlikle Alman olmadiklarini düsünen bir zihniyetin ürünüdür. Ve bu zihniyet, en az Naziler kadar Siyonistler tarafindan da paylasilmaktadir.
Brenner, Nuremberg kanunlari ile ilgili olarak o dönemin
Alman gazetecilerinden Alfred Berndt'in ilginç bir yorumunu aktarir. Bernt,
bu kanunlarin yayinlanmasindan yalnizca iki hafta önce Dünya Siyonist Örgütü'nün
(WZO) tüm dünya yahudilerine yönelik bir deklarasyon yayinladigini ve onlari
nerede yasarlarsa yasasinlar, ayri bir millet, farkli bir halk olduklarini
unutmamaya çagirdigini hatirlatmis ve söyle demistir: "Hitler'in yaptigi
sey, yahudilere irksal bir azinlik statüsü vererek WZO'nun istegine yerine
getirmek olmustur." Lenni Brenner, bu nedenle Nazi Almanyasi'nda yalnizca
"iki bayragin dalgalanmasina izin verildigini" söyler: Gamali haçla süslü
Nazi bayragi ve ortasinda Siyon yildizi bulunan mavi-beyaz Siyonist bayragi!
58
O siralar Amerikali Siyonist lider Haham Stephen Wise, kendi yayin organi
Congress Bulletin'de konu hakkinda su yorumu yapmistir:
Lenni
Brenner, Naziler'in konu hakkindaki politikalarini "philo-Zionism" (Siyonizm
sevgisi, Siyonizm taraftarligi) olarak adlandirarak hemen her konuda Siyonistlere
destek olduklarini yazar. Örnegin Naziler, yahudilerin asimilasyondan kurtulmalari
ve kendi irksal kimliklerinin bilincinde olmalari için çesitli kanunlar
çikarmistir. 6 Aralik 1936 tarihinde yayinlanan bir kanun, hahamlarin sinagoglardaki
ayinlerde Almanca kullanmalari yasaklamis ve daha da önemlisi, Ibranice
kullanilmasi zorunlulugu getirmistir. Bu, tüm dünya yahudilerini Filistin'e
toplayarak hepsini artik ölmeye baslayan bir dil olan Ibranice'yi konusmaya
zorlayan Siyonistler için büyük bir destektir elbette.60
Naziler'in Alman yahudilerine irk bilinci kazandirmak için yaptiklari çalismalar bununla sinirli degildir. Brenner'in yazdigina göre, 1934 Bahari'nda Nazi Almanyasi'nin Hitler'den sonraki en güçlü adami olan SS Sefi Heinrich Himmler'e yakin kurmaylari tarafindan bir rapor sunulur. Durum Raporu-Yahudi Sorunu baslikli raporda, Alman yahudilerinin önemli bir kisminin hala kendilerine "Alman" olarak hissettikleri bildirilmekte ve bu sorunun çözümü için de bazi yöntemler önerilmektedir. Bu yöntemler nedir dersiniz? Brenner söyle yaziyor: "Raporda yahudilerin 'Alman' kalmakta gösterdikleri direncin kirilmasi için, onlarin kültürel kimliklerinin vurgulanmasi gerektigi yaziliydi. Bunun için de sistemli bir biçimde özel 'yahudi okullari' açilmasi, Ibrani sanat ve müzik faaliyetlerinin tesvik edilmesi, sportif faaliyetler düzenlenmesi öneriliyordu." 61
Tüm bunlar, Naziler'in Siyonistler'in güttügü "ulus yaratma" hedefine ne denli büyük bir sempati duyduklari göstermektedir. (Ulus bilincinin zihinlerde olusturulmasinda, kültürel telkinlerin, egitim, sanat, müzik, spor gibi aktivitelerin önemli rol oynadigi bilinir.)
Brenner'in yazdigina göre, 27 Ekim 1938 gecesi Hanofer kentinde yahudilere karsi yapilan gösteri sirasinda Hitler'in SA'lari tarafindan "Juden Raus! Auf nach Palastina!" yani "Yahudiler defolun! Dogruca Filistin'e!" slogani israrla kullanilmis ve daha sonra da bu slogan tüm ülkeye yayilmisti. Bu slogan, tüm yahudileri Almanya'dan çikarip Filistin'e yollamak isteyen Siyonistlerle Naziler'in ne denli iyi anlastiklarinin çok özlü bir ifadesidir...
Oysa gerçekler daha farklidir. Lenni Brenner SS'lerin
Siyonistlerle olan iliskilerini söyle anlatiyor:
Mildenstein Siyonizm'i öven yazilar yazmakla
kalmadi, Goebbels'i ikna etti ve Der Angriff'te (Hücum) adli önde gelen
Nazi yayin organinda Siyonizmi öven 12 bölümlük bir yazi dizisi yayinlanmasini
sagladi. Bu dizi Der Angriff'in 26 Eylül-9 Ekim sayilarindan yayinlandi.
Yazi dizisinde Siyonizm'in Filistin'deki çabalarina uzun övgüler düzülüyordu.
Yazilanlara göre Siyonizm SS'lere yahudi sorununun nasil çözülecegini göstermisti.
"Toprak kendisini reforme etmis, bu yeni yahudi bambaska bir yahudi olacak"
diyordu Mildenstein. Baron'un bu kesfini kutlamak üzere Goebbels, bir yüzünde
gamali haç, öteki yüzünde de alti köseli Siyon yildizinin yer aldigi bir
madalyon yaptirdi.63
Mayis 1935'te ise o siralar SS Güvenlik Servisi'nin sefi olan Reinhardt Heydrich, SS'lerin Das Schwarze Korps adli resmi yayin organinda Siyonizmi öven bir yazi yazdi. Heydrich, yahudiler arasinda iki temel grup (asimilasyonistler ve Siyonistler) oldugunu ve Siyonistlerin de kendileri gibi irk düsüncesine sahip oldugunu yaziyordu. Ona göre asimilasyonistler tehlikeliydi ama Siyonistlerle isbirligi yapmak çok makuldü. Yazisinin sonunda yahudi kafadarlarina duygusal mesajlar vermisti: "Filistin'in binlerce yildir hasret oldugu kizlarina ve ogullarina kavusacagi zaman uzak degildir. Onlara tüm iyi dileklerimizle birlikte resmi destegimizi de sunuyoruz." 64
|
Polkes'un Berlin'de yaptigi bu görüsmelerin "iade-i ziyaret"i
de ayni yil içinde gerçeklesti. 2 Ekim 1937 günü Romania adli bir yolcu
gemisi Hayfa limanina vardi. Yolcu listesinde gemide iki Alman "gazeteci"nin
var oldugu yaziyordu. Oysa bu gazeteciler iki kidemli SS subayiydi: Herbert
Hagen ve Adolf Eichmann. Gemiden iner inmez Filistin'deki Nazi ajanlarindan
Reichert ile bulustular, bir kaç saat sonra da Haganah'taki dostlari Feivel
Polkes ile. Polkes iki SS'i yeni kurulan bir kibutza götürdü. (Kibutz:
Israil'in ilk yillarda Siyonistler tarafindan kurulan komünal tarim çiftlikleri.)
Eichmann gördüklerinden çok etkilenmisti. Yillar sonra Arjantin'de teybe
aldigi anilarinda Polkes ile yaptigi gezinin izlenimlerini söyle anlatiyordu:
Haganah üyesi Polkes ile SS'ler arasindaki bu görüsme
sirasinda Polkes da önemli seyler söylemisti. "Milliyetçi yahudi çevrelerinde,
radikal Alman politikasina karsi büyük bir sempati var. Bu sayede Filistin'de
bir yahudi çogunluk olusturulabilecegi konusuluyor" diyen Polkes, Subat
ayinda Berlin'e yaptigi ziyaret sirasinda sözünü ettigi Naziler adina casusluk
önerisini yenilemisti. Hatta, Brenner'in not ettigine göre, Siyonistlerin
"iyi niyet"lerinin bir isareti olarak, Almanya'daki komünistlerin faaliyetleri
ve Berlin'de toplanan Pan-Islamik Dünya Kongresi'nin komünistlerle iliskisi
konularindaki iki önemli istihbarat raporu Polkes tarafindan Eichmann ve
Hagen'e verilmisti.
Dünya
Siyonist Örgütü (WZO),. Filistin'de Araplara karış savaşmak için Haganah
adlı silahlı bir örgüt kurmuştu. Yanda Haganah'ın seçkin birliklerinden
oluşturulan Palcmach'ın üyeleri askei eğitim sırasında görülüyor.
Haganah, İsrail Devleti'nin kuruluşunun ardından İsrail ordusunun çekirdeğini oluşturdu. Moşe Dayan, Yitzhak Rabin gibi Haganah üyeleri ise önce ordu komutanı sonra da devlet adamı oldular. Ancak, Hanganah hakkında bilinmeyen bir şey vardı: Örgüt, Araplara karşı kullandığı silahların bir kısmını Naziler'den temin ediyordu. |
SS'ler ile Siyonistler arasindaki yakin iliskiler, kuskusuz en üst düzeyde, yani "Führer" düzeyinde de geçerliydi. 1938 yilinin ilk günlerinden birinde, yillardir Naziler ile Siyonistler arasinda aracilik yapan Otto von Henting Siyonist dostlarini arayarak "Führer konuyla yakindan ilgilenerek Filistin'e göçü yavaslatan tüm engellerin kaldirilmasi için acil bir emir verdi" müjdesini vermisti. Brenner'in yazdigina göre, ayni siralarda Filistin'de Siyonistlerle kanli-biçakli düsman olan Kudüs Müftüsü de Naziler'e yaklasmaya çalisiyor ama hep çok ters cevaplar aliyordu. Müftü, Naziler'in antisemitizmine bakarak onlarla ittifak yapabilecegini düsünmüstü ama yaniliyordu. Naziler'e yakinlasmaya çalistigi siralarda Naziler Filistin'e yapilan yahudi göçünü daha da artirmanin çabasi içindeydiler. Dolayisiyla, savas sonrasi dönemde Siyonistlerin dillerine doladiklari Müftü-Nazi iliskileri, gerçekte koskoca bir hiçti; "Müftü, Berlin'e ya da Roma'yla olan iliskilerinden hiçbir sey elde edemedi." 67
Naziler Siyonistler'e verdikleri destekte o denli ileri gitmislerdi ki, Filistin'de Araplara karsi savasan Siyonist militanlara silah bile veriyorlardi. Amerikali tarihçi Francis R. Nicosia, The Third Reich and the Palestine Question adli kitabinda, Dünya Siyonist Örgütü'nün Filistin'deki silahli kolu olan Haganah'a SS'ler tarafindan Araplara karsi kullanmalari için silah yardimi yapildigini yazar.68 Nicosia, ayrica SS'ler ile bugünkü Mossad'in çekirdegi olan Mossad leAliyah Bet arasindaki Filistin'e illegal yahudi göçü düzenleme konusunda anlasmalar yapildigini ve bu anlasmalarin da uygulamaya geçtigini yazar. Göç "illegal"dir, çünkü Ingiltere'nin yahudi göçü için koydugu kotalari asmaktadir. Bir baska deyisle Ingilizlerin (Arap tepkisinden çekindikleri için) yahudi göçüne getirdikleri sinirlamalar SS'ler ve Siyonistlerin isbirligi sonucunda asilabilmistir.
Seçicilik özetle suydu: Siyonistler belki tüm Avrupa yahudilerine
etki edecek bir antisemitizmi körüklüyorlardi ama bu yahudilerin yalnizca
bir kismini Filistin'e götürmeyi düsünüyorlardi. Filistin'de gereksiz "kalabalik"
olusmasini istemiyorlardi. Götürmek istedikleri yahudiler, orada ise yarayacak
yahudilerdi. Yani zengin, egitimli, genç ve ideolojik yönden bilinçli yahudiler.
Buna karsin alt kültür gruplarina bagli, egitimsiz ve özellikle de yasli
yahudilerin Filistin'e göç etmesini hiç mi hiç istemiyorlardi. WZO tarafindan
"no Nalevki" (Nalevki'ye Hayir) olarak bilinen bir prensip uygulaniyordu.
Nalevki, Varsova'daki büyük yahudi gettosuydu ve büyük ölçüde egitimsiz,
bakimsiz, yasli ve güçsüz Polonya yahudilerinden olusuyordu. WZO liderleri
Filistin'de yeni bir Nalevki yaratmak istemediklerini söylüyorlardi. Peki
Nalevki'nin yahudileri ya da onlara benzeyen diger "vasifsiz" yahudiler
ne olacakti? Siyonistlerin destegi ile kendilerine baski uygulayan Naziler'in
elinde daha çok ezilecek, daha çok aci çekeceklerdi elbette. Siyonistler
kendi soydaslarinin bir kismini göç ettirebilmek için digerlerinin baski
ve taciz altinda yasatabiliyorlardi kolaylikla. Brenner Zionism in the
Age of Dictators'da söyle diyor:
WZO'nun
lideri Chaim Weizmann (sagda), seçicilik politikasinin önde gelen mimariydi.
1934 yilinda bu konuda bir rapor hazirlamis ve göçmenleri seçmek için gerekli
standartlari belirlemisti. Buna göre, 30 yasini asmis, maddi varligi olmayan
ve herhangi bir kalifiye özellik tasimayan yahudiler Filistin'e alinmayacakti.
Alman yahudilerinin çogu da bu tanima göre Filistin için uygun degildiler.
Ya çok yasliydilar, ya ülkenin gerektirdigi mesleki özelliklere sahip degildiler,
Ibranice bilmiyorlardi ve ideolojik olarak da bilinçlendirilmis degildiler.
Bu nedenle de Naziler'in baski politikasi boyunca ancak çok az sayidaki
"seçilmis" yahudi Filistin'e götürüldü. Weizmann, 1937 yilindaki Siyonist
Kongre'de söyle diyordu:
Avrupa'daki 6 milyon yahudinin umutlari göçte. Bana sordular: '6 milyon yahudiyi Filistin'e götürebilir miyiz' diye. Cevabim: 'Hayir' oldu. Filistin'e götürmek için kurtarmak istediklerim genç insanlar. Yaslilar gelip geçicidir. Yazgilarina katlanacaklar ya da katlanamayacaklar. Hayatta kalacak olan sadece genç dallardir. Bunu böyle kabullenmek zorundalar.70
Dünya Siyonist Örgütü, 1933'den 1935'e kadar, göçmen kagidi alabilmek için basvuran Alman yahudilerinin üçte ikisini gerekli vasiflara sahip olmadiklari için geri çevirdi... Siyonist, Davar gazetesinin editör, Berel Katznelson, bu yahudilerin geri çevrilmesinin nedenlerini ise söyle siraliyordu: "Alman yahudileri Filistin'de çocuk doguramayacak kadar yasliydilar, Siyonist bir sömürge olusturmaya yetecek kadar mesleki bilgileri yoktu, Ibranice bilmiyorlardi ve Siyonist degillerdi."
Kisacasi Filistin kapilari Siyonistlerin begenmedikleri Alman yahudilerine kapaliydi. Onlar da her geçen gün daha da artan Nazi baskisi karsisinda baska ülkelere göç etmek istediler. Amerika'ya ya da Ingiltere'ye göç ederek antisemitizm belasindan kurtulabileceklerini düsünmüslerdi. Oysa yaniliyorlardi. Siyonistler, yalnizca Filistin'in degil, Amerika'nin, Ingiltere'nin ya da baska herhangi güvenli bir ülkenin de kapilarini kapatmislardi çünkü. Bu, tarihte liderlerinin bir halka yaptigi en büyük ihanetlerden biriydi.
Ünlü yahudi yazar Elie Wiesel de, David Wyman'in L'Abandon des Juifs (Yahudilerin Terkedilisi) isimli kitabi için yazdigi önsözde, Siyonist liderlerin yahudi halki kurtarmamasindan dolayi, "galeyana gelenler"dendir: "Yahudiler terkedilmisti... Üzücü ve insani galeyana getirecek baska bir sonuç daha vardi: Büyük yahudi organizasyonlari, yahudi cemaatinin önemli sahsiyetleri bir kurtarma cephesi kurmayi istememislerdi."
David S. Wyman da, Elie Wiesel'in görüslerini kitabinin ilerleyen sayfalarinda tasdik eder: "Amerikan yahudi cemaatlerinin hiçbiri Avrupa'daki yahudileri kurtarmak için bir operasyondan bahsetmediler. Hiçbiri, özellikle yahudi cemaatleri, yahudileri kurtarmak istemiyorlardi... B'nai B'rith, 1943 Ocagi'nda Pittsburg'da yapilan toplantida, yahudilerin kurtarilmasi yolunda yapilan tüm propagandalarin, Filistin'de Yahudi Devleti kurulmasi yolunda bir propagandaya dönüstürülmesini istedi..."
1938 yilinda WZO'nun Weizmann'dan sonraki ikinci adami (ve sonradan Israil'in ilk basbakani olacak olan) David Ben Gurion, Ingiltere'deki "Sosyalist Isçiler Toplantisi"nda yaptigi konusmada, Siyonist mantigi söyle açiklar: "Bilsem ki, Almanya'daki bütün yahudi çocuklarini kurtarmak için, ya hepsi Ingiltere'ye nakledilecek, ya da yarisi Israil'e götürülecek; ben ikinci sikki seçerim." 73
Aslinda isin en ilginç yani Siyonistlerin yahudileri kurtarmak için bir sey yapmamis olmalari degildir. Bunun belli bir açiklamasi olabilir çünkü; tüm yahudi enerjisini Filistin'de yogunlastirmak istedikleri söylenebilir. Asil ilginç olan sey, Siyonistlerin yahudilerin Almanya'dan Filistin harici üçüncü ülkelere göç etmelerini engellemis olmalaridir.
1943 yilinda, Alman yahudilerinin kurtulusunu engellemek için ünlü bir Siyonist ortaya atilir: Haham Stephen Wise. Siyonizmin Amerika'daki bas sözcüsü olan Wise, Birlesik Devletler Kongresinde, "Avrupa'da ölümle karsi karsiya kalan yahudileri kurtarma tasarisi"nin aleyhinde bir konusma yapar. Yine ayni Haham Stephen Wise, 1938 yilinda, Amerikan Yahudi Kongresi'nin (AJC) lideri olarak yazdigi bir mektupta, yahudi halka Amerika'ya göç hakki taninmamasini savunur. Wise, "yahudilere Amerika'da siginma hakki taniyacak" herhangi bir yasa degisikligine karsi oldugunu söyle ifade eder: "Birkaç hafta önce gelen tüm yahudi örgütlerinin liderlerinin katildigi toplantida alinan karara göre, hiçbir yahudi örgütü, su asamada, göçmen yasalarini herhangi bir sekilde degistirecek bir tasariya destek vermeyecektir."
Ayni Amerika gibi Ingiltere'nin kapilari da yine Siyonistler
tarafindan Alman yahudilerine kapanir:
Aslinda Siyonistlerin yahudilerin Naziler'den kaçisini
engellemelerinin basit bir mantigi vardir. Eger Amerika ya da Ingiltere
kapilari yahudilere açilsa, Siyonistlerin istemedikleri vasifsiz Alman
yahudileri yaninda, Filistin'e göç ettirmeye çalistiklari vasifli yahudiler
de büyük olasilikla bu ülkelere yöneleceklerdir. Bu nedenle hedef kitleyi
Filistin'e götürebilmek için, diger Alman yahudilerini Nazi baskisi altinda
yasamaya mahkum ederler.
Ve kuskusuz bu hareket kendi halklarina karsi isledikleri
bir ihanettir. Bunu görenlerden birisi, Slovakyali Haham Dov Michael Weissmandel,
bu konuda önemli yorumlar yapmistir. Weissmandel, savas dönemi boyunca
yahudilerin Nazi baskisindan kurtarilmasi için çabalar ama çabalari Siyonistler
tarafindan baltalanir. Hele (Siyonistlerin yaydigi) yahudi soykirimi söylentileri
üzerine Weissmandel iyice çileden çikar. Bunun üzerine, 1944 yilinin Temmuzunda
Siyonist liderlere yazdigi mektupta söyle isyan eder:
Weissmandel'in sezgileri güçlüydü. Gerçekten de Siyonistler
"paralarini katillere sakliyor", yani önceki sayfalarda inceledigimiz gibi
Naziler'e büyük finansal destekler veriyorlardi. Bir yahudi devleti kurabilmek
için yahudi düsmanlariyla isbirligi yapmanin, onlarin yahudiler üzerinde
uyguladiklari baskilari desteklemenin gerektigine inaniyorlardi. Kendi
soydaslarina baski yapsinlar diye Naziler'e kolaylikla para verebiliyorlardi.
WZO,
genel olarak sosyal demokrat/sosyalist egilimliydi. Buna karsin WZO liderlerinin
en yakin iliskiler içinde oldugu ülke her zaman Ingiltere olmustur. (WZO'nun
Almanya kolu olan ZVfD'nin Naziler'le olan isbirligi kuskusuz mümkün oldugunca
gizli bir biçimde yürütülmüstü). Ancak zamanla WZO içinde muhalif bir kanat
gelisti. Bu kanat, örgütte yaygin olan solcu egilime karsin sagci, hatta
fasizan egilimlere sahipti ve örgütün Ingiltere'ye olan sempati ve bagliligini
benimsemiyordu. Liderligini Vladimir Jabotinsky (solda) adli bir Rus yahudisinin
yaptigi bu akim, kisa süre sonra Revizyonist Siyonizm olarak anilmaya baslandi.
1920'lerin ortalarinda baslayan görüs ayriliginin giderek büyümesi sonucunda,
Revizyonistler 1933 yilinda WZO'dan ayrilarak Yeni Siyonist Örgüt (New
Zionist Organization—NZO) adli kendi örgütlerini kurdular.
Jabotinsky, Filistin'e yapilan yahudi göçüne Arap tepkisi nedeniyle sürekli kisitlamalar koyan Ingiltere'ye karsi sert bir mücadele yürütülmesini savunuyordu. WZO'dan çok daha radikal ve sert bir ideolojisi vardi. Hatta o dönemlerde asiri sagci fikirleri nedeniyle Vladimir Jabotinsky'e "Vladimir Hitler" diyenler vardi. Revizyonist Siyonizmin kurucusu, ideolojisini söyle özetliyordu:
Günümüz ahlak kurallari içinde çocuksu hümanizmin etkisi yoktur. Dünya siyasal yasamini sekillendirecek olgu, sadece ve sadece güçtür. Komsusu ne kadar iyi ve candan olursa olsun, ona inananlar aptaldirlar. Adalete inananlar da aptaldirlar. Adalet, bilegi güçlü olanin ve bu bilegi büyük bir israrla isteklerini gerçeklestirmek için kullananindir.76
Jabotinsky gerçekten de 1920'li ve 1930'lu yillarda yükseliste olan Fasizm ve Nazizm'in yahudi versiyonuydu. Bunu ifade etmekten de çekinmiyordu. Betar adli milis örgütünü kurdugunda model olarak Hitler'in SA'larini ve Mussolini'nin Karagömlekliler'ini seçmisti. Betar üyeleri birbirlerini fasist selamla selamliyorlardi. 1930'larin sonlarinda ise Revizyonistler Filistin'deki Araplara ve ilerleyen yillarda da Ingilizlere karsi savasacak olan Irgun Zvei Leumi (Ulusal Askeri Örgüt) ya da kisaca Irgun adli silahli yeralti örgütünü kurdular. Irgun ve 1940 yilinda ondan ayrilan Avraham Stern'in kurdugu LEHI (Lomamei Herut Yisrael—Israil'in Özgürlügü Savasçilari), Araplar'a ve Ingilizlere karsi kanli terör eylemleri gerçeklestirdiler (LEHI, kurucusunun adindan dolayi Stern Çetesi olarak da anilir). Israil'in sagci Likud partisinin iki büyük lideri olan Menahem Begin Irgun'a, Yitzhak Samir'de Stern'e bagli iki aktif teröristti o siralarda.
Siyonizm içindeki bu sag-sol ayrimina bakarak—ki bu ayrim Israil'in kurulusunun ardindan da solcu Isçi partisi ve sagci Likud partisi ayrimiyla sürmüstür—her iki kanadin da kendine uygun müttefikler buldugunu düsünebiliriz. Nitekim resmi tarih de bizlere böyle söylemektedir. Siyonist kaynaklarin anlatimina göre, WZO Ingiltere yaninda taraf tutmus, Revizyonistler ise Ingiltere'ye karsi çikarken, Mussolini ile yakin iliskiler gelistirmistir.
Oysa gerçekler hakkindaki biraz daha detayli bir arastirma, iki taraf arasindaki ayirimin pek inandirici olmadigini gösteriyor. Bunun nedeni, her iki tarafin, özellikle WZO'nun, görünüsteki ideolojisine uymayan ittifaklar kurmus olmasidir. Önceki sayfalarda inceledigimiz WZO-Nazi baglantilari bunun bir örnegidir. Birazdan WZO'nun da aslinda ayni Revizyonistler gibi Mussolini ile baglantilar kurdugunu inceleyecegiz.
Bu durum, iki taraf arasindaki ideolojik ayrima inanmayi pek mümkün kilmamaktadir. Her iki taraf da Fasistler ve Naziler'le çok yakin iliskiler kurduguna göre, bir tarafin sagci ötekinin solcu olmasinin ne anlami olabilir?
Amerikali Ortadogu uzmani Richard Curtiss, editörü oldugu Washington Report on Middle East Affairs dergisinin Haziran 1995 sayisinda yazdigi "Baris Sürecini Öldüren Iyi Polisler ve Kötü Polisler" baslikli makalesinde üstteki soruya tutarli bir cevap öne sürmüstü. Curtiss'e göre Israil'in siyasi tarihindeki iki farkli kanat—Sol Siyonizm ve Revizyonizm—arasindaki ayirim, gerçekte ünlü iyi polis-kötü polis numarasindan baska bir sey degildi.
Curtiss'e göre, iyi polis-kötü polis taktiginin ilk örnekleri,
1940'li yillarda görülmüstü. 16 Eylül 1948 günü Revizyonist Stern örgütünün
teröristleri, Birlesmis Milletler'in Filistin arabulucusu olan ve Siyonistlerin
isgal politikalarini elestirmesiyle taninan Kont Folke Bernadotte'u Kudüs'te
öldürdüler. Yeni kurulmus olan Israil Devleti'nin Basbakani Ben Gurion,
Revizyonist militanlarca gerçeklestirilen suikasti lanetledi ve Bernadotte'un
BM karargahindaki cenazesine de katilarak taziyelerini sundu. Suikastin
sorumlusu olan Stern üyeleri ise kayiplara karistilar. Ancak bir süre sonra
bu militanlar ortaya çiktilar, hem de çok ilginç bir biçimde... Bernadotte'u
vuran Joshua Cohen adli tetikçi, Basbakan Ben Gurion'un özel korumasi oluverdi
birden bire.! Suikast emrini verenlerden Yitzhak Samir ise Mossad'in Avrupa
masasi sefligine getirildi. Ben Gurion'un basbakanliginin sürdügü bu dönemde,
Samir'in de katkisiyla, çok sayida "Israil düsmani" Mossad ajanlarinca
Avrupa'da öldürüldü.
Vladimir
Jabotiniskiy'nin takipçileri, 1930 ve 1940'lı yıllarda Filistin'de kurdukları
Irgun ve Stern gibi örgütlerle çeşitli terör eylemleri gerçekleştirdiler.
Siyonizmin kötü polisi rolü, Revizyonistlere devredilmişti.
Irgun'un en önemli liderlerinden bir, 30 yıl sonra Başbakanlık koltuğuna oturacak olan Menahem Begin'di. Begin, yanda 1848 yılındaki ateşli bir mitingi sırasında. |
Tüm bunlarin tek bir açiklamasi vardi: Ben Gurion'un Bernadotte için döktükleri ancak timsah gözyasiydi. Israil'in Isçi Partili Basbakani, Revizyonist militanlarin gerçeklestirdigi suikastten gerçekte son derece memnundu. Yalnizca, dünya kamuoyuna "iyi polis-kötü polis" numarasi yapiyordu.
Richard Curtiss, Revizyonist Siyonistler ile sol-kanat Siyonistler arasindaki bu tür danisikli dövüslerin Israil devletinin tarihindeki baska örneklerine de deginiyor. Bunlara 8. bölümde yeniden deginecegiz. Bizim buradaki amacimiz, neden 1930'li yillarda Siyonist hareketin içinde ayri bir fraksiyon dogdugu ve bu ayri görüntüye ragmen her iki tarafin da Naziler ve Fasistlerle isbirligi yaptigidir.
Bu sorunun cevabi, Ingiltere'dir. Çünkü iki taraf arasindaki tek gerçek ayrim—iki taraf da Nazi ve Fasistlerle isbirligi yaptigina göre—Ingiltere'ye karsi olan tavirlaridir. Filistin'in yönetimini elinde bulunduran Ingiltere 1930'larin ortasindan itibaren Arap tepkisi nedeniyle yahudi göçüne kisitlamalar getirmis ve bu da Siyonistleri çileden çikarmisti. Ingiltere'ye karsi bir seyler yapmak gerekiyordu. Ama bu büyük güç tamamen küstürülürse, bu kez Siyonizm büsbütün bataga saplanabilirdi. Bu nedenle Siyonizm Ingiltere'ye karsi iyi polis-kötü polis oyununu oynadi ve WZO Ingiltere ile iyi iliskilerini korurken, Jabotinsky'nin ögrencileri Ingiliz hedeflerini bombalamaya basladilar. WZO bu saldirilarin "gözü dönmüs fanatikler" tarafindan düzenlendigini ve aslinda Siyonistlerin hep Ingiltere yanlisi oldugunu söylüyordu. Ingiltere bu nedenle Siyonizm'e tepki vermedi ama Revizyonistlerle ugrasmaktan yorularak Filistin'i terketti. Bu sayede de 1947 yilinda BM karariyla Filistin'in yarisinda bir Yahudi Devleti kuruldu. Iyi polis-kötü polis ittifaki ise yaramisti. Jabotinsky'nin kurdugu NZO'nun 1946 yilinda kendini fesh ederek WZO saflarina yeniden katilmis olmasiyla da iyi ve kötü polisler birbirlerine yeniden kavustular.
Iste Revizyonist Siyonizm ile WZO'nun temsil ettigi sol-kanat Siyonizm arasindaki ayrimin gerçek hikayesi budur. Bu durum, her iki kanadin, Ingiltere disindaki politikalarinin birbiriyle ayni olusundan çok iyi anlasiliyor. Mussolini Italyasi, basta da belirttigimiz gibi bunun en iyi örnegidir.
1920'lerin basinda Italya'nin basina geçerek "Fasizm" adini verdigi asiri sagci totaliter bir sistem uygulamaya baslayan Mussolini, Akdeniz'le ve dolayisiyla Ortadogu'yla yakindan ilgileniyordu. Habesistan'i isgal etmesinin nedenlerinden biri, eski Roma Imparatorlugu'nun topraklari üzerinde yeni bir Italyan etkinligi olusturmakti. Bu noktada Mussolini'nin Filistin sorununu görmezlikten gelmesi mümkün degildi. Öyle de oldu. Fasist diktatör, Filistin'le de ilgilendi ve Siyonistlerin safindan yer tuttu. Siyonizmin önemli bir güç oldugunun farkindaydi ve bunun hamiligini Ingiltere'den devralmayi hesapliyordu.
Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators'da, Mussolini ile Siyonizmin her iki kanadi arasindaki iliskileri ayrintili olarak anlatir. Buna göre, ilginç noktalarin basinda, Mussolini'nin partisindeki yahudiler vardir. Fasist hareketin kuruculari arasinda 5 Italyan yahudisi yer almaktadir. Mussolini ilerleyen yillarda Italyan Ticaret Bankasi Banca Commerciale Italiana'nin basina da bir yahudiyi getirmistir. Mussolini'nin Disisleri Bakanligi'ni yapmis olan iki isim, Sindey Sonnino ve Carlo Schanzar da yahudi asillidirlar.
1920'li yillarin ikinci yarisinda Dünya Siyonist Örgütü (WZO) temsilcileri ile Mussolini arasinda bazi görüsmeler yapilmistir. Ancak bu görüsmelerle ilgili açik tutanaklar yoktur. Mussolini ile görüsmeler yapan Weizmann da bu konuyu ört-bas etmeye çalismistir. Lenni Brenner, Weizmann'in anilarinda Mussolini ile ilgili bilgilerin "kasitli olarak örtülü ve hatta yanlis yönlendirici" oldugunu söyler. Ancak Mussolini ile Weizmann'in oldukça iyi anlastiklarina kusku yoktur. 17 Eylül 1926 günü Weizmann Roma'ya "Duce" ile görüsmeye çagrilmis, Mussolini görüsmede Siyonistlere Filistin'de ekonomik yardim sözü vermis, hemen ardindan da Italyan basininda Siyonizm'i öven yazilar yayinlanmistir. Bir ay sonra bu kez WZO'nun ikinci adami Nahum Sokolow Italyan diktatör ile görüsmüs ve Mussolini'nin Siyonizm'e olan destegini bir kez daha vurgulamistir.
Mussolini, bir kaç yil sonra bir baska Siyonist heyetle
görüsmesi sirasinda, Weizmann'la yaptigi görüsmelerin verimini ve Siyonizm'e
olan destegini söyle ifade eder:
Mussolini'nin Revizyonistlerle olan iliskileri ise
daha da kapsamli ve verimliydi. Brenner, hem Zionism in the Age of Dictators
hem de The Iron Wall: Zionist Revisionism from Jabotinsky to Shamir adli
kitaplarinda bu ilginç iliskileri anlatir. Buna göre, Revizyonistler, WZO'dan
ayrildiklarinda Ingiltere yerine kendilerine yeni bir müttefik aramislardi.
Italya bu is için en uygun adresti. Jabotinsky, Italya ile ittifak içinde
yeni bir Akdeniz düzeni hayal ediyordu. 1935'te verdigi bir demeçte, "Biz
bir Yahudi Imparatorlugu istiyoruz, Akdeniz'de bir Italyan Imparatorlugu
oldugu gibi doguda da bir Yahudi Imparatorlugu olmalidir" demisti... Bu
"Yahudi Imparatorlugu" Filistin ile beraber Ürdün'ü de içerecek, Misir'i
ve Irak'in da kismen kapsayacak sinirlara sahip olacakti. Kendisini Mazzini
ya da Garibaldi'nin yahudi versiyonu olarak görüyordu.
Mussolini de Revizyonistlere büyük sempati duyuyordu. Onlari "Siyon'un fasistleri" olarak tanimlamisti. Kasim 1934'te, Mussolini'nin emriyle, Fasist partisinin milis gücü olan Karagömlekliler'in Civitavecchia'daki askeri egitim merkezinde, Revizyonistlerin milis gücü olan Betar'a özel bir bölüm ayrildi. Betar militanlari bu askeri merkezde Karagömlekliler'le birlikte uzun süre egitim gördüler ve daha sonra Irgun saflarinda savasmak için Filistin'e gönderildiler.
Revizyonistler Fasizm'e iyice isinmislardi. Hareketin
önde gelen isimlerinden Abba Achimeir ve Wolfgang von Weisl, Jabotinsky'nin
kendi "Duce"leri oldugunu söylüyorlardi. Jabotinsky, ilk Revizyonist Siyonist
Kongre'nin Fasist Italya'nin Trieste kentinde yapilmasini istemisti; bunun
Bati kamuoyundan fazla tepki toplayacagi düsünüldügü için vazgeçildi. Mussolini,
1935'te sonradan Roma bashahami olacak olan David Prato'yla konusurken
sunlari söylemisti: "Siyonizmin basariya ulasmasi için bir yahudi devletine,
yahudi bayragina ve yahudi diline ihtiyaciniz var. Bunu en iyi anlayan
kisi ise sizin fasistiniz, Jabotinsky." 78
|
Bu arada Revizyonistlerin Hitler'e ve Naziler'e büyük hayranlik duyduk larini da not etmek gerek. Abba Achimeir bir konusmasinda söyle demisti: "Evet, biz Revizyonistler Hitler'e karsi büyük hayranlik besliyoruz. Hitler Almanya'yi kurtarmistir. O olmasa, en geç dört yil içinde ülke yikilirdi." 79
Revizyonistlerin Nazi sempatisi dis görünüslerine de yansiyordu. Betar üyeleri kendilerine üniforma olarak Hitler'in SA'larinin giydigi kahverengi üniformanin aynisini yaptirmislardi. 1931 yilinda Amerika'daki Revizyonist yayin organi Betar Monthly söyle yaziyordu: "Bize, Revizyonistlere ve Betar üyelerine 'Hitlerciler' dendiginde hiç rahatsiz olmuyoruz... Eger Herzl bir fasistse ve Hitlerciyse, eger Ürdün'ün her iki yakasinda da bir yahudi çogunlugu istemek Hitlercilikse, öyleyse hepimiz Hitlerciyiz." 80
Siyonizmin kötü polisleri olan Revizyonistler, bu sekilde açik açik Hitlercilik oynuyorlardi. Iyi polis WZO ise, önceki sayfalarda inceledigimiz gibi Naziler'le olan baglantilarini son derece gizli ve örtülü bir biçimde sürdürdü. Ayni sey Mussolini için de geçerliydi.
Bu arada Siyonistlerin Hitler ve Mussolini ile eszamanli olarak kurdukla ri iliskiler, bir üçüncü baglanti daha dogurmustu: Francisco Franco. Solcu cumhuriyetçilerle yaptigi iç savas sonucunda 1936'da Ispanya'da iktidari ele geçiren ve Falanjizm olarak bilinen kendi Fasizm versiyonunu uygulamaya koyan Franco, Hitler-Mussolini ikilisinden büyük destek görmüstü. Bu durumda dogal olarak Siyonistler de Franco'nun yaninda saf tuttular. Franco'ya karsi savasan cumhuriyetçiler arasinda çok sayida yahudi oldugu bilinir; ama bunlarin hepsi asimilasyonist yahudilerdi. Oysa, Lenni Brenner'in vurguladigi gibi Siyonistler hiçbir zaman Franco'ya karsi savasan yahudileri desteklememis, aksine bu yahudilere siddetle karsi çikmislardir. Bunun bir nedeni de Franco'nun kimligi olabilir: Türk yahudilerinin gazetesi Salom, 29 Nisan 1992 tarihli sayisinda Franco'nun gerçekte yahudi asilli oldugunu, bir "converso" (Ispanya'daki yahudi dönmelerine verilen ad) ailesinden geldigini yaziyor. Amerikali tarihçi Eustace Mullins de The World Order adli kitabinda Franco'nun yanisira onun en büyük finansörü olan Juan March'in da bir converso oldugunu yazmaktadir.81
Tüm bunlar, Hitler-Mussolini-Franco triosu ile Siyonistler arasindaki gerçek iliskinin resmidir. Ancak Avrupa'daki asiri sagcilar Hitler ya da Mussolini'den ibaret degildi. Ispanya'dan Avusturya'ya, Polonya'dan Romanya'ya pek çok Avrupa ülkesinde kendilerine Hitler'i ya da Mussolini'yi örnek alan ve giderek de güçlenen fasist güçler vardi. Bu, Siyonizm için yeni müttefikler anlamina geliyordu.
"Siyonizm dostu" Dollfus, 1930'larin ortalarindan itibaren antisemit kanunlar çikarmaya baslamisti. Yahudilerin hükümet kademelerinde ve üst düzey resmi görevlerde bulunmalari yasaklandi. 1935 yilinda hükümet bundan böyle okullarda yahudi çocuklarin hiristiyanlarla birlikte egitim göremeyeceklerini açikladi. Asimilasyonist yahudiler dogal olarak bu gettolastirma kararina tepki gösterdiler. Avusturya parlamentosuna seçilebilmis tek yahudi ve Siyonist hareketin de liderlerinden biri olan Robert Stricker ise karardan dolayi Siyonistlerin ne denli sevindiklerini hükümete bildirmisti. Tüm bu olaylar üzerine asimilasyonistler Bati kamuoyunun dikkatini çekebilmek için ülkede tehlikeli bir antisemitizm gelistigini duyurdular. Ancak kisa bir süre sonra Avusturya Siyonist Federasyonu'nun yayin organi Der Stimme "Avusturya'da yahudilere baski yapildigi iddialarini kesinlikle yalanliyoruz" diyerek antisemit hükümete arka çikti. Brenner'in yazdigina göre, Avusturya hükümeti, yahudiler üzerine yeni hukuki kisitlamalar getirdigi günlerde, Siyonistlerin destegi sayesinde ihtiyaç duydugu bazi ekonomik yardimlara kavusabilmisti.
Benzer seyler Romanya'da da yasanmisti. Yahudiler nüfusun % 5.4'ünü olusturuyorlardi. Ülkede oldukça eskilere dayanan bir antisemitizm gelenegi vardi ve II. Dünya Savasi öncesi atmosferde bu yahudi düsmanligi iyice kabardi. 1920'lerde antisemitler yahudilere fiili saldirilar düzenleyecek kadar ileri gitmeye baslamislardi. 1933'te Hitler'in iktidara gelisiyle birlikte ise antisemitler tümüyle saldirgan bir egilim içine girdiler.
Romanya'daki antisemitizm, liderligini Corneliu Codrenau'nun yaptigi Archangel Michael Lejyonu adli fasist parti tarafindan körükleniyordu. Partinin Demir Muhafizlar adi verilen bir milis gücü vardi. Demir Muhafizlar 1929 ve 1932 yillarinda yahudilere karsi çesitli sokak saldirilari düzenlemislerdi. Hitler'in iktidarinin etkisiyle de güçleri giderek artti. Bu noktada yahudi liderlere düsen sey, antisemitizm aleyhinde ciddi bir kampanya baslatmak ve anti-fasist güçlerle siyasi ittifak yapmakti. Oysa hiç de öyle olmadi. Yahudi liderlerin çogu Siyonistti. Ve Brenner'in yazdigina göre, "Romanya'daki Siyonist hareketin hiçbir kanadi, antisemitizme karsi hiçbir mücadele vermedi." 83 Aksine, WZO liderleri antisemitizmin ülkede iktidara gelmesinin faydali olacagini, bu sayede Ha'avara'nin bir benzerini de Romanya'da uygulayabileceklerini düsünüyorlardi. Antisemitler "Jidanii in Palestina!" (Yahudiler Filistin'e!) sloganinidillerine dolamislardi. Ayni siralarda ise WZO liderleri, "Romanya'ya, sinirlari içindeki çok fazla sayidaki yahudiden kurtulmasi için yardimci olmak"tan söz ediyorlardi.84 1941 yilinda Demir Muhafizlar Bükres'te yahudilere karsi kanli bir saldiri düzenlediler. 2 bin yahudi öldürüldü. Bunlarin 2 yüz tanesinin bogazi kesilmisti. Ama Siyonistlerden yine de hiçbir tepki gelmedi.
Avusturya, Romanya gibi örneklerin yanisira, Siyonizm-antisemitizm ittifaki Uzakdogu'ya kadar uzandi. Uzakdogu'nun en önemli fasist gücü, I. Dünya Savasi'nin hemen ardindan yayilmaci politikalar izlemeye baslayan ve bir süre sonra da Hitler-Mussolini paktina katilan Japonya'ydi. Japon rejimi ile Naziler'in arasi o kadar iyiydi ki, Hitler bu Uzakdogulu irka "fahri Aryan'"lik ünvani bile vermisti. Hitler'in Avrupa'da kurmayi hayal ettigi Yeni Düzen'in Uzakdogu versiyonunu da Japonya kurma iddiasindaydi.
Siyonistlerin Japonya ile ittifak aramalarina neden olan sey ise Japonya'nin 1931'de Çin'in Mançurya bölgesini isgal etmesiydi. Mançurya'da büyük bir yahudi cemaati yasiyordu ve Siyonistler, Hitler ile yaptiklari ittifakin bir benzerini Mançurya yahudilerini göç ettirebilmek için Japonlarla yapabileceklerini düsünmüslerdi. Öyle de oldu, Japonya'nin isgal altindaki Mançurya'da kurdugu "Mançukuo" rejimi, Siyonizm'in Uzakdogu'daki isbirlikçisine dönüstü.
Lenni Brenner, Japon yönetiminde, özellikle orduda yaygin
bir antisemitizm olduguna dikkat çekiyor.85
Japon generalleri, tüm dünyayi saran bir "yahudi komplosu" olduguna inaniyor
ve yerel yahudileri de bu komplonun ajanlari olarak algiliyorlardi. Bu
nedenle Mançurya'daki yahudilerden bir an önce kurtulmak istiyorlardi.
Çözüm olarak da Hitler'le ayni yolu izlemeyi, yani Siyonizm'e destek olmayi
düsündüler.
|
1937 yilinin Araliginda Mançurya'nin Harbin kentinde Uzakdogu Yahudi Konseyi tarafindan bir konferans toplandi. Konferans, asil olarak Harbin'de ki Siyonistlerin lideri olan Abraham Kaufman tarafindan organize edilmisti. Duvarlarda Japon, Mançukuo ve Siyonist bayraklari yanyana asiliydi. Jabotinsky'nin kurdugu Siyonist Betar örgütüne bagli bazi yöneticiler de "seref misafiri" olarak toplantiya katilmislardi. Seref misafirleri arasinda Japon Istihbarat Servisi'nden General Higuchi, antisemit Beyaz Muhafizlar örgütünden General Vrashevsky ve Mançukuo'daki Japon kuklasi yönetimin üst düzey yetkilileri de vardi. Konferans sonucunda önemli bir karar alindi ve dünyanin dört bir yanindaki büyük yahudi örgütlerine duyuruldu. Kararda Mançurya Siyonistlerinin "Asya'da Yeni Düzen'in kurulmasi için Japonya ve Mançukuo yönetimleri ile isbirligi" yapacaklari yaziliydi. Japonya buna karsilik Siyonizm'i ulusal yahudi hareketi olarak taniyacak ve destekleyecekti. Nitekim kisa bir süre sonra Mançukuo yönetimi ile Betar arasindaki iliskiler iyice gelisti Betar üyeleri, antisemit rejimin hemen her davetinde ve kutlamasinda boy gösteriyorlardi.86 Asya'daki Yeni Düzen de, diger "Yeni Düzen"ler gibi yahudi önde gelenleri ile isbirligi içinde gelisiyordu.
Mançurya'daki bu ilginç ittifakin sonucunda çok büyük bir sey elde edilemedi. Ancak çok az sayida Mançurya yahudisi Filistin'e transfer edilebildi. II. Dünya Savasi'nin sonlarinda Kizilordu Mançurya'ya girdiginde diger Japon isbirlikçileri ile birlikte Kaufman'i ve diger bazi Siyonistleri tutuklayarak Sibirya'ya sürdüler.
Lenni Brenner Polonya antisemitleri ile Siyonistler arasindaki iliskileri ayrintili olarak anlatiyor. Buna göre, ilk temas, 1925 yilinda antisemit Basbakan Wladyslaw Grabski ile ülkedeki Siyonist hareketin iki önemli ismi Leon Reich ve Osias Thon arasinda gerçeklesmisti. Temaslar sonucunda Ugoda adi verilen bir pakt anlasmasi imzalandi. Pakti imzalayan kisi, yani Siyonistlerin yeni müttefiki, antisemit Basbakan Wladyslaw Grabski idi. Grabski Amerika'dan ekonomik destek bulma ümidindeydi ve Siyonistlerle yaptigi anlasmanin bu konuda kendisine yardimci olacagini düsünmüstü. Siyonistler ise kendilerince önemli kazançlar elde etmislerdi. Ordudaki yahudiler için özel koser mutfaklar kurulacak ve okullarda yahudi ögrenciler cumartesi günleri yazi yazmak zorunda birakilmayacaklardi. (Yahudi dininde cumartesi günü is yapmak yasaktir). Lenni Brenner, antisemit Basbakan ile yaptiklari bu anlasma nedeniyle Reich ve Thon'un bazi yahudilerce hain olarak görüldügünü yaziyor.87
Ancak bu pakt uzun ömürlü olmadi çünkü Mayis 1926'da iktidar askeri bir darbe ile degisti. Iktidara el koyan Josef Pilsudski bir dikta rejimi kurdu. Pilsudski de önceki lider gibi bir antisemitti ve yine Siyonistlerle yakin iliskiler kurdu. 26 Ocak 1934'de Pilsudski Hitler ile on yillik bir baris ve dostluk anlasmasi imzaladi. Siyonistlerle olan dostlugu ile 12 Mayis 1935'teki ani ölümüne kadar sürdü. Pilsudski'nin ölümü üzerine Siyonist hareketin önde gelenlerinden Osias Thon ve Apolinary Hartglas Filistin'de diktatörün anisina bir "Pilsudski Ormani" kuracaklarini ilan etmislerdi. Filistin'deki Revizyonistler ise diktatörün adina bir göçmen merkezi kuracaklarini açikladilar.88
Pilsudski'nin ölümünden sonra ülkedeki antisemitizm daha da gelisti. Ordudaki albaylar arasinda güçlü antisemitik egilimler vardi. En fanatik antisemitler ise Naras (Nasyonalist Radikaller) adli Nazi hayrani asiri sagci partide toplanmisti. 1930'larin son yillarinda yahudilere Naras tarafindan organize edilen saldirilar basladi. Solcu asimilasyonist yahudi örgütü Bund, Naras'a karsi mücadele etmek için sokak birlikleri olusturuyor ve bir yandan da propaganda yolunu kullaniyordu. Oysa Siyonistler hiçbir zaman Naras'a karsi herhangi bir tepki göstermediler.
Çünkü Naras'in söyledigi seyler islerine çok yariyordu. Naras militanlarinin en sik kullandiklari sloganlardan biri, "Moszku idz do Palestyny!", yani "Yahudiler Filistin'e!" seklindeydi. Lenni Brenner, Polonya'daki yahudilerin Siyonizm'e ilgi göstermeyislerinin en önemli nedenlerinden birinin, Siyonizm'in Naras tarafindan tesvik edildigini görmeleri oldugunu yaziyor. Brenner, ayrica ordudaki antisemit albaylarin da en az Naras kadar "philo-Zionist" (Siyonizm taraftari) olduklarina dikkat çekiyor.89
Antisemitlerin Siyonizm taraftari oldugu kadar, Siyonistler de antisemitizm taraftariydilar. Ülkedeki en önde gelen Siyonist liderlerden biri olan Yitzhak Gruenbaum Polonya'da "bir milyon kadar fazla yahudi yasadigini" ve bu yahudilerin "ülkeye fazla yük" olduklarini söylemisti. Filistin'deki Revizyonist hareketin önderlerinden biri olan Abba Achimeir ise daha da ileri giderek günlügüne su inanilmaz cümleyi yazmisti: "Bir milyon kadar Polonya yahudisinin öldürülmesini çok isterdim. Belki bu sayede bir getto içinde yasadiklarinin farkina varabilirler." 90
Örgütün oldukça iddiali hedefleri vardi. Avraham Stern'in 18 prensibinde belirtildigine göre, hedeflerin basinda; Eski Ahit'in Tekvin bölümünde belirtilen topraklar—yani "Nil'den Firat'a" kadar—üzerinde kurulacak bir Yahudi Devleti, bu topraklardan Araplarin sürülmesi ve Kudüs'teki Hz. Süleyman Mabedi'nin yeniden insa edilmesi geliyordu.
Stern Ingiltere'ye karsi mücadele kararinda oldugu için, bir an önce Ingiltere'nin düsmanlariyla ittifak yapmayi düsündü. Eylül 1940'ta, Irgun'dan ayrilmalarindan yalnizca bir-kaç hafta sonra, Kudüs'teki bir Italyan ajani ile baglantiya geçtiler ve Mussolini'nin bir yahudi devleti kurulmasi hedefine aktif olarak yardim etmesi karsiliginda, fasist Italya ile askeri ittifak yapmayi önerdiler. Ancak Italyanlar örgütün gücünü pek önemsemedikleri için somut bir sonuç alinamadi. Bunun üzerine Stern, örgütün önde gelenlerinden Naftali Lubentschik'i Beyrut'a Almanlar'la görüsmesi için yolladi. Lubentschik burada Rudolf Rosen ve Otto von Henting adli iki Nazi ile baglanti kurdu ve Lubentschik Naziler'e oldukça kapsamli bir askeri ittifak önerisi sundu.
Lubentschik'in Stern örgütü adina Naziler'e yaptigi bu
teklifin metni, savas sonrasinda Türkiye'deki Alman Büyükelçiligi dosyalarinda
bulundu. Bu nedenle belgeye "Ankara Belgesi" denmistir. Ankara Belgesi'nin
bir kopyasi, daha sonra III. Reich'in gizli arsivlerini arastiran Alman
tarihçi Klaus Polkhe tarafindan da ortaya çikarildi. Buna göre, 11 Ocak
1941 tarihinde, Siyonist Stern Örgütü, Nazi yönetimine resmi bir askeri
antlasma öneriyordu. Belgede özetle sunlar yaziliydi:
Aralik 1941'de Stern, bu kez örgütün önemli isimlerinden
Nathan Yalin-Mor'u Naziler'le kontak kurmasi için Türkiye'ye yolladi. Ancak
Yalin-Mor yolda tutuklandi ve planlanan görüsme gerçeklesmedi. Brenner'in
belirttigi gibi Naziler'in bu teklife nasil bir cevap verdigine dair arsivlerde
herhangi bir bilgi bulunamamistir. Büyük olasilikla Naziler, Stern'i küçük
ve etkisiz bir örgüt olarak görmüs ve öneriyi fazla dikkate almamislardir.
Ancak burada önemli olan, Siyonist bir örgütün Naziler'e, hem de sözde
"yahudi soykirimi"nin baslangiç tarihi oldugu söylenen 1941 yilinda, askeri
bir ittifak önerebilmis olmasidir. Naziler'in kurmak istedikleri Yeni Düzen
ile yahudiler arasinda önemli ortak çikarlar oldugunu söyleyen Stern'in
mantigi, kuskusuz atlanmamasi gereken bir noktadir. Yalin-Mor, örgütünün
Naziler'le isbirligi aramasinin ardinda yatan mantigi, 1942'de, savasin
en kizgin oldugu günlerde söyle özetlemistir: "Yahudileri yiginlar halinde
göçe razi etme projemiz, Almanya'nin hedeflerinden biri olan, Avrupa'yi
yahudilerden temizleme amacina uygun düsüyordu." 92
|
Bir diger önemli ve ilginç nokta da Ankara Belgesi'nin
Naziler'e verildigi siralarda Stern'in en üst bir kaç yetkilisinden birisi
olan bir kisinin kimligidir:
Samir'in Stern'in Naziler'le ittifak çabalarindaki
rolünün ne oldugu kuskusuz önemli bir konudur. Samir yillar sonra Ankara
belgesinin ortaya çikmasiyla birlikte kendisine yöneltilen sorulari cevapsiz
birakmistir ama konuyla ilgili hemen her kaynagin kabul ettigi gibi Stern'in
Naziler'e yaptigi teklifin arkasindaki bir kaç önemli beyinden birisi odur.
Lenni Brenner, Adolf Hitler'in müttefiki olmaya çalismis bir kisinin Yahudi
Devleti'nde Basbakanlik koltuguna oturmus olmasinin tarihin ilginç çeliskilerinden
biri oldugunu söylüyor.
Yitzhak Samir'in bu kirli sicili, ilk defa 1989 yilinda kendi yurttaslari tarafindan da ögrenildi. Ankara Belgesi ile ilgili öykünün Israil'in en büyük gazetelerinden biri olan Jerusalem Post'ta yayinlanmasi tam manasiyla bir sok yasanmasina sebep oldu. Bu "sakincali" iliskiler üzerine konusma yasagi, ilk defa delinmis oluyordu. Hem de bir yahudi basin organi tarafindan. Jerusalem Post'un bu haberi, 11 Mart 1989 tarihli Zaman gazetesi araciligiyla bizim basinimiza da yansimisti. Haberin basligi, "Israil'de Gerçege Ilk Adim, Samir-Nazi Isbirligi Ortaya Çikarildi" idi. Zaman'in Jerusalem Post'u ana kaynak olarak gösterdigi bu haberde, önemli bazi bilgiler yer aliyordu: Örnegin, Siyonizm-Nazizm isbirliginin ilk defa yazili olarak 1989 yilinda ortaya konabildigi, bu tarihe kadar, bu konudan bahsedilmesinin, yani Siyonistler ile ileri gelen Nazi devlet adamlarinin arasindaki isbirligini gündeme getirmenin Israil Devleti tarafindan yasaklanmis bir konu oldugu yazilmisti.
Bugün konuyla ilgili kitaplarin önemli bir kisminda Ankara Belgesi'nden söz edilir. Ancak çogu yazar, en basta da yahudi yazarlar, Stern-Nazi iliskisinin tarihin anlasilamaz cilvelerinden biri olarak yorumlar. Örnegin Israil ordusundan emekli subay Yehoshafat Harkabi Israel's Fateful Hour adli kitabinda, bu olayi "yahudi tarihinin anlasilamaz bir kesiti" olarak tarif eder. Oysa olayin hiçbir yönü "anlasilamaz" degildir. Bu tür yorumlar yapilmasinin nedeni, çogu kisinin Nazi-Siyonist ittifaki ile ilgili olarak yalnizca Stern'in girisiminden haberdar olusudur. Çünkü bir tek Stern dosyasi kamuoyuna açikça anlatilmistir. Önceki sayfalarda inceledigimiz WZO-Nazi iliskileri ise hala çok kimse tarafindan hiç duyulmamistir. Bu sayede Israil liderleri ya da çagdas Siyonistler Ankara Belgesini "ilginç bir paradoks" diyerek geçistirebilmektedirler. Çünkü ne de olsa Stern asiri radikal ve Naziler'e sempati duymasi dogal karsilanabilecek kadar asiri sagci bir örgüttür. Siyonizmin kötü polisidir bir baska deyisle. Oysa ayni geçistirmeyi "sosyalist" WZO için, iyi polis rolü oynayan Weizmann, Ben-Gurion ve benzerleri için söylemek mümkün degildir kuskusuz.
Biz, önceki sayfalarda incelediklerimiz sonucunda, en "solcu" Siyonistin bile aslinda fasist egilimli oldugunu, çünkü Siyonizm'in kendisinin bir tür fasizm ve irkçilik oldugunu ve dolayisiyla yalnizca Stern gibi radikal bir fraksiyonun degil, tüm Siyonist hareketin Naziler ve benzeri fasistlerle isbirligi yaptigini biliyoruz. Stern, buzdaginin yalnizca görünen kismidir.
Buzdaginin görünmeyen kismini önceki sayfalarda incelemistik. Bu konuda göz atilmasi gereken son bir kaynak, ayni Brenner gibi "anti-Siyonist" bir yahudi olan Hannah Arendt'in Eichmann in Jerusalem adli kitabidir. Arendt, Adolf Eichmann'i merkez alarak Nazi-Siyonist isbirliginin daha önce degirmedigimiz bazi yönlerine deginir çünkü.
Arendt, kitabinda asil olarak, Nazi Subayi Adolf Eichmann'in (ya da ona benzer bir figüranin), 1960 yilinda Mossad ajanlari tarafindan Arjantin'de yakalanip Israil'e götürülmesiyle kurulan mahkemeyi ve Eichmann'in mahkemedeki ifadelerini konu edinir. Önceki sayfalarda da bir kaç kez degindigimiz Eichmann çok önemli bir isimdir, çünkü Gestapo sefi Heydrich'in emri altinda "Yahudi Sorunu"nu çözmekle özel olarak görevlendirilen kisidir. Israil Devleti, Eichmann mahkemesi yoluyla, tüm dünyaya sözde yahudi soykiriminin ve Naziler'in kendilerine verdikleri zararlarin (!) propagandasini yapmistir. Oysa Adolf Eichmann'in ilginç bir hikayesi vardir ve bu hikaye, Israillilerin propagandalari ile hiç mi hiç uyusmamaktadir.
Arendt, kitabinda sik sik resmi tarihin kabullerini tekrar etse de, zaman zaman bazi ilginç gerçeklere de deginir. Ilk olarak, kitabin hemen girisinde, Naziler'in 1935'te yayinladiklari Nuremberg Kanunlari'ndaki ilginç hükme dikkat çeker: Kanunlar, önceki sayfalarda degindigimiz gibi yahudileri Alman toplumundan tümüyle izole etme amacina yöneliktir. Arendt, bunun "Israil Evi'nin birligini korumaya çalisan" yahudiler açisindan hiç de olumsuz bir sey olmadigini söyleyerek, Israil'de de bugün ayni kanunun—yazili olmasa da—geçerli oldugunu, bir yahudinin bir "goyimle" (yahudi olmayan) evlenmesi ya da iliskiye girmesinin yasak kabul edildigini hatirlatir.93
Arendt, ilerleyen sayfalarda Eichmann'in geçmisinden söz ederken de ilginç bilgiler vermekte, onun gençliginde hiçbir zaman antisemit olmadigini, hatta bazi yahudilerle çok yakin iliskileri oldugunu (örnegin Avustrian Vacuum Oil Company'nin müdürü olan yahudi Bay Weiss'le) anlatir. Arendt'in bildirdigine göre Eichmann, masonluga da ilgi duymus, bir süre Schlaraffia Locasi'na gidip-gelmistir.
Ama Eichmann'in asil görevi, 1934 yilinda SS'ler içinde
kurulan özel ve gizli bir bölüm olan SD'ye girmesiyle baslar. SS sefi Himmler'in
kurdurdugu SD, bir istihbarat servisidir ve Gestapo sefi Heydrich tarafindan
yönetilmektedir. Eichmann, kisa süre sonra servisin "yahudi departmani"na
girer ve zamanla da bir "yahudi uzmani" olur. Eichmann bu yillarda Almanya'daki
Siyonist liderlerle ilk görüsmelerini yapar.94
Arendt, o dönemde Eichmann'in bir de Theodor Herzl'in yazdigi Der Judenstaat
(Yahudi Devleti) adli kitabi okudugunu, kitaptan çok etkilendigini ve böylece
Siyonizm'i benimsedigini söyle anlatiyor:
Eichmann'in Siyonizm'e olan bu yakinligi, Siyonistlerin
hedefleriyle Nazi amaçlari arasindaki paralelligi görmesinden kaynaklaniyordu.
Siyonistler de ayni Naziler gibi tüm yahudileri Reich sinirlarindan çikarmak
istiyorlardi. Bu Naziler için Reich'in Judenrein ("yahudiden arindirilmis")
olmasi anlamina geliyordu; ayni sey Siyonistler için bir Yahudi Devleti
demekti. Eichmann, bu nedenle Yahudi Devleti'nin kurulmasina destek vermenin
önemini vurgulayarak, "amacim, yahudilere, ayak basabilecekleri saglam
bir toprak verebilmektir" diyordu. O dönemde, önceden de degindigimiz gibi
Almanya'da yahudi liderler arasinda iki ekol vardi: Siyonistler ve asimilasyonistler.
Ikinci grup, yahudilerin Filistin'e gitmesine karsi çikiyor ve Alman toplumu
içinde asimile olmalarini savunuyorlardi. Ve Eichmann, Siyonistleri çok
sevmis, asimilasyonistlerden ise nefret etmisti:
Aslinda Eichmann'in Siyonistlerle paylastigini söyledigi
ve "idealizm" diye adlandirdigi sey, irkçilikti. Her iki tarafin da irkçilari,
Almanlarin ve yahudilerin bir arada yasamalarini istemiyorlar ve bu nedenle
de çok iyi bir asgari müsterekte anlasiyorlardi. Naziler'in Filistin'e
yahudi göçü için büyük destek vermesi, buna dayaniyordu.
Eichmann, Siyonistlerle böyle yakin iliskiler kurdugu dönemlerde bir yandan da Alman yahudilerini tedirgin edecek eylemler düzenliyordu. Bagli oldugu SS Güvenlik Servisi SD (Sicherheitsdienst), yahudilerin dükkanlarinin yagmalanmasiyla patlak veren Kristallnacht (Kristal Gecesi) gibi ayaklanmalari kiskirtip organize ediyordu. Amaç, yahudileri asimilasyondan kurtarmak ve göçe ikna etmekti.
1938'de Anschluss gerçeklestiginde (yani Almanya ve Avusturya
birlestiginde) Reich'in, dolayisiyla da Eichmann'in gücünün sinirlari daha
da büyümüstü. Ve "yahudi isleri sorumlusu" Eichmann, "idealist" uygulamalarina
bir yenisini eklemekte gecikmedi. Anschluss'un hemen ardindan yeni bir
zorunlu göç kanunu yayinlatti ve "tüm yahudilerin, kendi istekleri ya da
vatandaslik haklari göz önünde bulundurulmaksizin göç etmelerini" emretti.
1938 Marti'nda, Avusturya'nin Viyana kentinde, Eichmann kanaliyla SD komutanina,
ilk Zorunlu Yahudi Göç Merkezi kurma izni verildi. Daha sonra da, çesitli
yerlerde ve Almanya'da benzer göç merkezleri kuruldu. Tüm bu Yahudi Göç
Merkezleri'nin yönetiminde Eichmann vardi ve Gestapo komutani basdanisman
olarak görev yapti. 18 aydan kisa bir süre içinde Avusturya'dan 150 bin
yahudi sürüldü; çogu asamali bir göçten sonra Filistin'e yöneldi. Eichmann
bu arada, Siyonist liderlere yahudilerin göç islemleri için kolayliklar
gösteriyordu.97 "Idealist"
Nazi, yahudileri göç ettirme operasyonu ile ilgili olarak daha sonra sunlari
söyleyecekti:
Eichmann'in bu cümlelerini aktaran Arendt, söyle diyor:
"Sözkonusu 'aktif yahudi gruplari', Eichmann gibi 'idealist' olanlar, yani
Siyonistlerse, gerçekten de Eichmann, onlara saygi gösterdi, isteklerini
dinledi, destek istemelerini kabul etti ve onlara verdigi sözleri tuttu."
Arendt, bunlara ragmen, kitabinin ayni sayfasinda, Israil mahkemesinin
Eichmann'in Siyonistlerle olan iliskileri üzerinde hiç durmadigini da bildiriyor.
Yahudi yazar, Nazi politikasinin yahudi liderlerce benimsenmesine dair
sunlari da ekliyor:
Naziler'in,
Siyonistlar tarafından da desteklenen politikası, ülkedeki yahudileri mümkün
olduğunca rahatsız ederek göçe zorlamaktı. 9 Kasım 1938 gecesi yahudi ev
ve dükkanlarının yağmalanmasıyla gerçekleşen ve kırılan camlar nedeniyle
Kristallnacht (Kristal Gecesi) olarak anılan saldırı, bunun bir örneğiydi.
Yanda, Kristallnacht'tan geriye kalan bir yahudi dükkanı. |
Arendt, Siyonistler'in "yahudi kapitalistleri devreye sokmalari"ndan söz ederken, önceki sayfalarda yogun olarak inceledigimiz bir gerçege, yani Hitler'in büyük yahudi finansörlerden aldigi dev yardimlara isaret ediyor.
Hannah Arendt, ayrica Nazi politikasinin Alman yahudilerini Siyonizmi kabul etmeye hizla ittigini vurguluyor ve o dönemlerde Siyonist yayin organi Jüdische Rundschau'nun tirajinin besbinden kirkbine çiktigina dikkat çekiyor. Arendt, ayrica Eichmann ve diger Nazilerin, yalnizca WZO'ya bagli olan Yahudi Ajansi'yla (Jewish Agency) degil, bagimsiz bazi Siyonist gruplarla da çok iyi iliskiler kurduklarini, "Gestapo ve SS'lerin Siyonistlere çok yardimci olduklarini" söylüyor.100 Ayni sayfada bildirdigine göre, sözkonusu Siyonistler, Eichmann'in kendilerine karsi oldukça "kibar" davrandigini söylüyorlar. Hatta Eichmann, bir keresinde, "genç yahudilere egitim alani" açmak için bir manastirda yasayan rahibelerin tümünü kovuyor, manastiri bosaltip Siyonist gruba veriyor. Bir baska olayda ise Nazi Subaylari bir Siyonist gruba, "egitim alanlarina" rahat gidebilmeleri için bir tren tahsis ettiklerini söylüyor. (Arendt, Siyonist grubun ne "egitim"i aldiklarini söylemiyor ama anlasilan silahli bir egitim sözkonusu.)
Evet, bu iliskiler ayni önceki sayfalarda incelediklerimiz gibi inanilmasi zor, hayret verici, sasirtici iliskilerdir. Ama hepsi gerçektir. Kuskusuz kendisi de bir yahudi olan Hannah Arendt'in bunlari kabul etmesi ve yazmasi da son derece önemlidir.
Ancak Hannah Arendt, Naziler ve Siyonistler arasindaki tüm bu iliskileri anlattiktan sonra, kitabinda ilginç bir dönüs yapar. Çünkü Arendt'e göre, Naziler ve Siyonistler arasindaki isbirligi, II. Dünya Savasi'nin patlak verdigi günlerde ani bir biçimde kesilmistir. Yazar dönüsümün tarihi olarak 1939 yilini belirler. Bu ani degisikligin nedeni ise Arendt'e göre, Naziler'in yahudi sorununa yeni bir çözüm bulmus olmalaridir. Bu nokta, "yahudi soykirimi"nin baslangicidir.
Ancak bu tabloda bir gariplik vardir. Arendt, kitabinda yaptigi bu açiklamaya samimi olarak inaniyor mu, bilemiyoruz ama, basindan beri Siyonistlerle isbirligi yapmis, hatta Siyonistlerin sagladigi maddi destekle yükselmis bir hareketin neden birden bire fikrini degistirdigine dair ortada hiçbir açiklama yoktur. Naziler neden Siyonistlere ihanet etmek, yani bir anlamda "bindikleri dali kesmek" istesinler? Hem de tam bir Dünya Savasi'na girdikleri, yani büyük bir finansal destege ihtiyaç duyduklari anda? Onlara verilen misyon, yahudileri tedirgin etmek ve göçe ikna etmektir, toplayip hepsini öldürmek degil ki. Öyleyse neden herseyi alt-üst etmislerdir?
Bu durumda, Nazi Almanyasi'yla ilgili olarak resmi tarihin disinda bir de gerçek tarih bulundugunu farkettigimize göre, konunun ikinci kismina da dikkatli bakmak durumundayiz. Ikinci kisim, Arendt'in Nazi-Siyonist iliskilerinin kopmasina neden olarak gösterdigi kisimdir; yani Soykirim.
Peki acaba Soykirim'la ilgili olarak bildiklerimiz de resmi tarih degil midir? Onlarin da yeniden ve farkli kaynaklar kullanilarak gözden geçirilmesi gerekmez mi? II. Dünya Savasi sirasinda, gerçekten bir "Yahudi Soykirimi" yasanmis midir?
Bu sorunun cevabini bulmak için, II. Dünya Savasi yillarinda Naziler'in yahudilere karsi ne tür politikalar uyguladigina bakmak gerekiyor. Hannah Arendt, Eichmann in Jerusalem'de, savasin basladigi günlerde, yani 1939'da Naziler'in yahudi politikasindaki birinci evrenin bittigini söyler. Bu birinci evre, Arendt'in deyimiyle "sürgün" evresidir; Naziler Siyonistlerle isbirligi içinde yahudileri Almanya ve Avusturya'dan sürmüs, Filistin'e yollamislardir. Arendt'e göre, savasla birlikte ikinci evre baslamistir, çünkü artik birinci evredeki yöntemin, yani yahudileri Filistin'e sürmenin imkani kalmamistir. Nedeni, Almanya'nin Ingiltere'yle savasiyor olmasidir; artik hiçbir Alman gemisi, Ingilizlerin hakim oldugu denizlerde Filistin'e yolcu tasiyamaz. Hem ayrica Filistin de bir Ingiliz mandasidir. Arendt, bu yeni durumu söyle özetliyor: "Yahudi Sorununun resmi çözümü 'zorunlu göç'tü, ancak bu artik mümkün olamiyordu." 101 Bundan dolayi Nazi politikasinin degistigini söyleyen Arendt, ikinci evrenin "toplama" evresi oldugunu söyler. Yani yahudiler Avrupa'da bir araya getirilip tecrit edileceklerdir. Bu evrenin ardindan üçüncü evre, yani "Nihai Çözüm" (Final Solution) evresi gelecek ve toplanmis olan yahudiler imha edileceklerdir.
Ancak Arendt, kitabinda bu tezine ters düsen bazi gerçekleri de yazmadan edemez. Bu ilginç gerçeklerin gösterdigi sonuç sudur: Naziler, savas sartlari nedeniyle yahudileri Filistin'e göndermeyi basaramadiklari için, yeni bir çözüm arayisina girmis ve küçük ve geçici Yahudi Devletleri kurmayi planlamislardir. Bu, Alman irkini Yahudi irkindan, Yahudi irkini da Alman irkindan ayri tutma seklindeki klasik Siyonist-Nazi hedefinin yeni bir uygulamasindan baska bir sey degildir aslinda.
Nazilerin Yahudi Devleti kurma yönündeki ilk denemeleri, Arendt'in de yazdigina göre, Nisko Plani'dir. Plan, Nazilerin Polonya'yi isgali üzerine Eichmann ve onun bir üstü olan Franz Stahlecker tarafindan gelistirilmistir. Polonya'nin yalnizca bir bölümü Nazilerce isgal edilmistir (kalan kisim Rus isgalindedir) ve bu kisimda yasayan bir milyon yahudinin ne olacagi da Naziler tarafindan düsünülmektedir. Iste bu anda Eichmann ve Stahlecker, sözkonusu Nisko Plani ile ortaya çikarlar. Plan, Polonya'nin Nazi isgali altinda olan ama asil Reich topraklarina dahil sayilmayan Genel Hükümet (General Government) bölgesinde Nazi himayesinde otonom bir Yahudi Devleti kurulmasini öngörmektedir!... Arendt söyle diyor: "Bu, Eichmann'in, 'yahudilere, üzerine basabilecekleri saglam bir toprak bulma' hedefinin geçici bir süre için de olsa gerçeklestirilmesiydi." 102 Arendt, ayrica planin öteki hazirlayicisi olan Stahlecker'den de söz ediyor ve onun "Viyana'dayken Siyonist liderlerle sikça el sikismaya alismis birisi" oldugunu söylüyor.103
Eichmann ve Stahlecker'in plani Heydrich'ten de destek görür ve bir milyon Polonyali yahudi, ülkenin "otonom" bölgesinde toplanarak devletin çatisi atilir. Bölgede Naziler'in himayesinde "Yahudi Yaslilar (Bilgeler) Meclisi" kurulur ve Eichmann da özel bir "göç merkezi" organize eder.104 SS'ler, otonom bölgeye giden yahudilere söyle derler: "Führer, yahudilere onlara yeni bir yurt verecegine dair söz verdi." Ama savas sartlari nedeniyle Plan fazla etkili olmaz ve gerçek bir Yahudi Devleti kurulamaz. Ama yahudiler bir kez tecrit edilmis ve bir araya getirilmislerdir; savas sonrasinda bunlari toplayip Fiistin'e götürmek Siyonistler için çok daha kolay olacaktir. Arendt'in bildirdigine göre, bu tür otonom yahudi devletleri, Reich'in baska bölgelerinde de kurulmaya çalisilir.
Eichmann'in bir Yahudi Devleti kurma yolundaki ikinci girisimi ise 1941 yilinda gelir. Bu girisim, Madagaskar Projesi olarak adlandirilir; çünkü Avrupa'dan dört milyon yahudinin Madgaskar'a götürülmesini ve adada Nazi himayesinde bir Yahudi Devleti kurulmasini öngörmektedir. Bu proje, aslinda Ingilizler'in daha önceleri gündeme getirdikleri Uganda Projesi'ne benzer. Uganda Projesi, Ingilizler'in bir "yahudi vatani" isteyen Siyonistlere Filistin yerine Uganda'yi önermesiyle gündeme gelmisti. Ingilizler, Filistin'deki Araplarin yaratacagi sorundan çekinerek böyle bir öneri getirmisler, ancak bu Siyonistlerce reddedilmisti. Simdi ayni seyi Naziler denemeye çalismaktadir. Filistin kendi ellerinde olmadigina göre, orayi önerme sanslari yoktur; ancak eski bir Fransiz kolonisi olan Madagaskar'i ele geçirmislerdir ve Siyonistlere bu yeni ilginç teklifi götürmektedirler.
Naziler'in Avrupa içinde otonom Yahudi Devleti kurma çabalarina bir örnek de Heydrich'in Eichmann'in yardimiyla Bohemya ve Moravya'da yaptigi denemedir. Arendt'in anlattigina göre, Heydrich, kendisine Bohemya ve Moravya'nin yönetimi verildiginde, ülkeyi sekiz haftada Judenrein yapacagina söz verir. Bu isi nasil yapabilecegi Eichmann'a sordugunda, Eichmann, ülkede otonom bir Yahudi Devleti kurulmasini önerir. Heydrich kabul eder ve Theresienstadt bölgesindeki tüm yerli Çek nüfusun bosaltilmasini emreder. Bosalan yere ülkedeki yahudi nüfusunun büyük bölümü aktarilir.
Bütün bunlar, Naziler'in yahudileri tecrit etme politikasinin savas yillarinda da, savas öncesi dönemden farkli olmadigini gösteriyor. Savas öncesi dönemdeki politika, Siyonistlerle isbirligi diriltecek bir biçimde tecrit etmek ve Filistin'e göndermekti. Savas sartlari Filistin'e gidisi mümkün kilmadiginda, tecrit yine devam ettirilmis ancak Filistin yerine baska yerlerde geçici "yahudi devletleri" olusturma yoluna gidilmistir. Ve bu politikanin hiçbir yani da Siyonistlere ters düsmemektedir.
Bu noktada soruyoruz: Sizce bu tabloda bir soykirim havasi var midir? Nazi hareketinin en basindan beri Siyonistlerin destegi ile ve onlarla isbirligi içinde gelistigini biliyoruz. Bu isbirliginin 1941 yilinda halen sürmekte oldugu da, Naziler'in Yahudi Devleti kurma çabalarindan açikça anlasilmaktadir. Siyonist Stern örgütünün ayni yil içinde Naziler'e askeri ittifak önermis olmalari da, yahudi soykirimi kavramiyla büyük bir çeliski olusturmaktadir.
Baska ilginç bilgiler de vardir. Mark Weber'in "Zionism and the Third Reich" adli makalesinde yazdigina göre, 1942 yilinda bir gözlemci, Almanya'da resmi izinle çalisan ve Filistin'e gidecek yahudi göçmenlere egitim veren Siyonist bir "kibutz" oldugunu rapor etmistir.105 Weber, bu Siyonist merkezin muhtemelen 1942'den sonraki yillarda da aktif oldugunu yaziyor. Bir baska deyisle, savas öncesi dönemde Nazi-Siyonist iliskisinin temelini olusturan yahudi göçü politikasi, savas yillarinda da mümkün oldugu ölçüde devam etmistir. Siyonist-Nazi ittifaki hiçbir zaman sona ermemistir.
Bir baska ilginç bilgiyi de Türkiyeli yahudilerin yayinladigi Salom gazetesi vermektedir. Salom'un haberine göre, ilk defa 1990 Subat'inda gün isigina çikan 40.000 sayfalik belgeden olusan Dogu Almanya'nin gizli arsivleri, Nazi Almanyasi'nda bazi yahudilerin ordunun stratejik noktalarinda görev aldigini, ayrica Hitler ile de kisisel dostluklar kurdugunu belgelemistir. Salom söyle yazar: "Nazi Partisi Sekreteri Martin Bormann'in 1942'de yazdigi bir mektup, Almanya'da yasayan ve yahudi kani tasiyan Arilerin, Alman ordusundaki durumlarina ve Hitler ile olan kisisel samimiyetlerine deginiyor." 106 Kisacasi 1942 yilinda bazi Alman yahudileri—kuskusuz bunlar Siyonistlerdir—Hitler ile kisisel dostluklarini sürdürür durumdadirlar.
Oysa resmi tarih bizlere, Hitler'in ve üst düzey Naziler'in 1941 yili içinde "yahudilerin fiziksel olarak imhasi"ni planladiklarini ve 1942'nin hemen basinda da bu korkunç plani Nihai Çözüm (Final Solution) adi altinda uygulamaya koyduklarini söylemektedir. Ve bu, tarihin en büyük yalanlarindan biridir.
Yahudi soykirimi masali, 1960'li yillardan sonra bazi revizyonist tarihçilerin ve arastirmacilarin ortaya koydugu bulgularla çürümeye basladi. Önce, Naziler'in 6 milyon yahudi öldürdükleri iddiasinin yalan oldugu ortaya çikartildi; Naziler ellerinde geçen tüm yahudileri öldürmüs olsalar bile bu rakama ulasmazlardi, yahudi nüfusu ile ilgili istatistikler bunu gösteriyordu.
Kisa süre sonra Nazi toplama kamplarindaki öldürme amaçli "gaz odalari"nin da birer tezgah olduguna dair deliller ortaya çikmaya basladi. Bu konudaki çalismalarin en önemlisi, Amerikali mühendis Fred Leuchter'in hazirladigi ve önsözünü ünlü tarihçi David Irving'in kaleme aldigi, The Leuchter Report: The First Forensic Examination of Auschwitz (Leuchter Raporu: Auschwitz'in Ilk Adli Incelenisi) adli rapordu.107 Fred Leuchter, Amerika'da idam amaçli kullanilan gaz odalari konusunda uzman bir mühendisti. 1988 yilinda, Nazi toplama kamplarinda Soykirim yasanmadigini önü süren ve bu nedenle de Kanada'da mahkeme önüne çikarilan Ernst Zündel, Leuchter ile baglantiya geçti. Zündel, bu "gaz odasi uzmani"ni gidip toplama kamplarinin en ünlüsü olan Auschwitz'deki "gaz odalari"ni incelemeye ikna etti. Leuchter Auschwitz'e, Birkenau ve Majdanek'e gitti, uzun incelemeler yapti ve "gaz odasi" olarak tanitilan yerlerin gerçekten bu amaçla kullanilmis olmasinin imkansiz oldugunu açiklayan ünlü raporunu yazdi.
Daha pek çok arastirmaci ve tarihçi Nazi toplama kamplarinda yahudilerin imha edilmedigini, yalnizca isçi olarak çalistirildiklarini belgeleyen çalismalar ortaya koydular. Buna göre, Naziler hiçbir zaman yahudileri imha etmeyi düsünmemisler, aksine isçi olarak çalistirdiklari bu insanlari hayatta tutabilmek için büyük bir çaba harcamislardi. Toplama kamplarinda yasamlarini yitirmis olan bir kaç yüzbin yahudinin ölüm nedeni ise savas sirasinda patlak veren ve Naziler'in tüm çabalarina ragmen bir türlü önüne geçilemeyen tifüs salginiydi. Naziler bu tifüs salgini ile bas edebilmek için Ziklon B adli dezenfektandan bol miktarda siparis etmisler ve bununla toplama kamplarinin binalarini ve tutuklularin giysilerini dezenfekte etmislerdi. Savas sonrasinda ortaya atilan ve yahudilerin Ziklon B ile toplu olarak öldürüldüklerini öne süren iddia ise gerçegin ustaca çarpitilmasindan baska bir sey degildi. Siyonistler, bu denli dramatik bir hikaye sayesinde, Filistin'de bir Yahudi Devleti kurmak için gerekli olan destegi Bati hükümetlerinden ve kamuoyundan kolayca elde edebileceklerini düsünmüslerdi. Bariz bir "yahudi egemenligi" altindaki Hollywood ise soykirim filmleri yoluyla tüm bir dünyayi II. Dünya Savasi sirasinda bir yahudi soykirimi yasandigina ikna etti.
Kisacasi
yahudi soykirimi, tarihin en büyük aldatmacalarindan biriydi. Bu konudaki
çok daha ayrintili bilgileri, Soykirim Yalani (yanda) adli kitabimizda
bulabilirsiniz.
Bu bölümün basinda, Nazi partisinin Tapinakçi gelenegi koruyan bir örgüt oldugunu, Kabalistik ve masonik okült derneklerinin Naziler'in gerçek kimligini olusturduklarina deginmistik. Ve bir mason locasi niteligindeki Nazi Partisi'ndeki yahudi düsmani görüntünün, Tapinakçi/mason gelenegi ile çelistigini söylemistik. Simdi rahatlikla böyle bir çeliskinin olmadigini, çünkü Naziler'in Tapinakçi gelenege uygun olarak yahudi önde gelenleriyle (Siyonistler) isbirligi yaptiklarini söyleyebiliriz.
Naziler ile Siyonistler arasindaki bu isbirligi, Hitler'in kurma iddiasinda oldugu "Yeni Düzen"in, gerçekten de bölümün basinda degindigimiz gibi yahudi önde gelenleri-mason ittifaki tarafindan kurulan Yeni Seküler Düzen'in (Novus Ordo Seclorum) bir türevi oldugunu gösteriyor. Dini otoriteye karsi ortaya çikan her seküler düzen gibi Naziler'in Yeni Düzen'i de, son tahlilde yahudi önde gelenlerine ve onlarin yürüttügü Mesih Plani'na hizmet için var edilmistir.
Bunlarin yanisira, Nazizmin Tapinakçi kökeni, belki Naziler'in adeta bir "homoseksüeller kulübü" olusuna da ilginç bir açiklama getirebilir. 2. bölümde inceledigimiz gibi Tapinakçilar'in belirgin özelliklerinden biri, homoseksüel oluslariydi ve bu özellik Tapinakçi gelenegi koruyan örgütler tarafindan israrla sürdürülmüstü. Tapinakçi gelenekten dogan Nazi partisi ise gerçekten de az önce dedigimiz gibi bir "homoseksüeller kulübü" görünümündedir: Hitler'in homoseksüel egilimleri ve baska cinsel sapkinliklari oldugu bilinmektedir. Ayrica Ernest Roehm, Hermann W. Goering, Rudolf Hess, Von Neurath, Von Fritsch gibi Nazi önde gelenleri de homoseksüeldir.108
Bu arada, Siyonistler ve Naziler arasindaki isbirligi,
Siyonistlerin, kendi irklarina karsi (bir Soykirim olmasa da) siddet ve
baski uygulamaktan, onlari yurtlarindan sürmekten çekinmediklerini göstermektedir.
Ilginç olan, yahudi önde gelenlerinin kendi irklarina karsi uyguladiklari
bu zulme, Kuran'da da dikkat çekilmesidir. Bakara Suresi'nde, Israilogullari'nin
"birbirlerini öldürmekte ve birbirlerini yurtlarindan çikarmakta" israrli
davrandiklari söyle anlatilir:
Kabalacilar Mesih Plani'nin ilk asamasi olan Ispanya sürgününü—tam da üstteki ayette dikkat çekildigi gibi—yahudi aleyhtarligini körükleyip yahudileri "rahatsiz" ederek gerçeklestirmislerdi. Mesih Plani'nin bir baska büyük asamasi olan Vaadedilmis Topraklar'a dönüs de, Kabalacilar'in çizdigi stratejileri izleyen Siyonistlerce ayni yöntem kullanilarak gerçeklestirilmistir. Naziler'in hiçbir zaman "soykirim" boyutuna ulasmayan antisemitizmi, pek çok yahudiyi Filistin yollarina düsürmeye yetmistir.
Bu arada, Nazi ve soykirim efsaneleriyle birlikte Düzen'in resmi tarihinin önemli bir sayfasi da yazilmis olmaktadir. Yahudiler mazlum bir halk olarak kabul ettirilmistir ve yahudi önde gelenleri, artik bu kozu kullanarak yollarina çikan herkesi "antisemit" damgasiyla tasfiye edebileceklerdir. Yahudilerin olaganüstü bir güce sahip olduklarindan ve belirli bir hedefe dogru sistemli bir sekilde yürüdüklerinden bahsetmek, "Nazi" sayilmak ve susturulmak için yeterlidir. Bu ortam içinde, ünlü çocuk masalinda oldugu gibi "kralin çiplak" oldugunu kimse söyleyememektedir.
Düzen'in tarihi artik yerli yerine oturmustur. Sira Düzen'in kendisini kurmaya gelmistir.